Ben küçükken... -
Zaga'yı izlemişiz ablamla, yattık. Annem ve babam evde yoklar, yarım saat sonra, 2 buçuk gibi dönecekler ama eve (Allah'ıma bin şükür). 2 gibi yattık işte.
Fena bir gürültüyle kalktım. Gözlerimi açmama rağmen, gözlerim kapalıyken gördüğüm ile aynı şeyi görüyorum: zifiri karanlık. Ablam yatağı sallıyor. Gürültünün arasından babamın bağırışını duyuyorum: "Barış uyan! Barış kalk! Barış buraya gel!". Babamdan aldığım direktiflerle (belli ki onun gözleri alışmış çoktan) aşağı iniyorum, oturma odasına geçiyoruz. Ablam yatağı sallamıyormuş sanırım, zira hala sallanıyoruz. Annem yanımızda bize sarılırken babam terlik getiriyor. Oturma odasının duvarları suratlarımıza patlıyor. Ağzımda beton tadı var. Hala uyanamamışım ama korkuyorum.
Annemlerin yatak odasındaki balkona gidiyoruz. Annem yataklarındaki pikeyi alıp balkonun demirine bağlıyor. Aşağıda şu an adını hatırlamadığım bir komşu amca var. Battaniye yetmediğinden onun kucağına atlıyoruz. Babam arabanın ve evin anahtarlarını ve cep telefonlarını almış, en son o iniyor aşağı. Arabaya atlayıp anayola park ediyoruz. Apartmanın yıkılma menzilinden çıkarken görüyorum ki bir arabanın üstüne apartmanın bacası düşmüş.
Sabaha kadar orada duruyoruz. Babam, diğer komşularla evlere girip gerekli eşyaları çıkarıyor, ölme riskini göze alıyor. Ben üşüyorum diye bana evden bir ceket getiriyor. Lan! Araba sallandı. Sabah 6'ya doğru bir yıl sonra rahmetli olacak dedemin evine gidiyoruz.
Onların apartman sağlam, birkaç çatlak dışında bir şey yok. Aslı teyzemle dedem dışarıdalar, bizi bekliyorlar. Konuşup anlaşıyoruz ve Şirinyalı'ya, sağlam olan ikinci yere gidiyoruz hep beraber.
Yolda uyuyorum, uyanıyorum falan; kafam düşüp duruyor. Pisa Kulesi gibi binalar görüyorum. Ne olduğunu biliyorum, Hayat Bilgisi kitaplarından okumuşluğum var geçmişte, ama adını unuttum. Annem "Deprem oldu." diyor ama ben ısrarla derbent kelimesine benzeyen, aynı anlamlı başka bir kelimenin olduğunu iddia ediyorum. Şiriyalı'ya varıyoruz.
Altımda, birkaç yıl sonra rahmetli olacak ninemin diktiği ördek desenli, yavruazı renkte, son derece utanç verici ama bir o kadar da rahat pijamam var. Yazlığa girip bir kıyafet arıyorum değiştirmek için, şansıma, yazlıktan geri taşınırken orada unuttuğum bir şort ve tişört buluyorum. Beton sahanın çevresindeki çim alana çadırlar kuruluyor, tüm yazlık ahalisi orada yatıyoruz bir gün. Ankara'dan amcamlar, kuzenim Boğaç abi geliyor.
Ertesi gün (veya ondan sonraki gün) telaşlı bir hava var yazlık içerisinde ama ben olaylardan bihaber, bisikletimle geziyorum. Yazlıktan bir arkadaşım bana açıklama yapıyor, TÜPRAŞ yanıyormuş. Ben de telaşlanıyorum, zira gerçekleştiği takdirde Şirinyalı'ya kadar gelecek bir etkisi var patlamanın. Hereke'nin ötesindeki (veya içindeki, bilmiyorum) Tavşancıl'a gidiyoruz arabayla, o gün de orada kalıyoruz. Sanırım bir gün daha kalıyoruz. Birkaç kilometre ötemizde, görebildiğimiz kocaman bir yangın var. TÜPRAŞ patladığında İzmit haritadan silinir diyorlar. Tüm dünyadan yardım geliyor Kocaeli, Adapazarı ve İstanbul'a.
Yangın sönüyor, rahatlayıp yazlığa geri dönüyoruz. Sanırım ekime kadar yazlıkta kalıyoruz, çünkü evimiz ağır hasarlı durumda. Okulların başlamasına yakın İzmit'te, annemin büro olarak kullandığı, yine bize ait ufacık daireye taşınıyoruz. Sonra deprem yüzünden psikolojiler komple komple komple bozuluyor, ben hafiften sıyırırken (Beni tanıyanlar çatlak olduğumu bilir ama sebebini bilmezler pek.) babam işinden ayrılıyor, yeni iş bulmadan istifa ediyor. Birkaç ay birikimlerimizi yiyoruz, sonra borçlanıyoruz, fakir oluyoruz falan. Ailede yaşanan kavgalar artıyor. Hepsinin sebebi de bu deprem.
Hala o ufacık dairedeyiz, şu an oradan yazıyorum hatta. Borçlarımız hala bitmedi, kavgalar sürüyor. Ama her şeye rağmen, hayatı kayan binlerce aileye nazaran, deprem bize teğet geçti gibi bir şey oldu. Ne bir akrabamız öldü -bir arkadaşım bile ölmedi hatta-, ne de evlerimiz yıkıldı (Bizim ev yıkıldı ve sonrasında komşularla beraber, arsa üzerindeki hisselerimiz belli bir fiyat üzerinden satıldı.). Yaşandı bitti.
Unutmadan, deprem hakkındaki bir iddiayı paylaşmak istiyorum. Daha önceden de okumuştum ama bu sabah Fatih Uçar adlı arkadaşımdan da aldım bir e-postayla:
Kocaeli depremi doğal bir afet miydi? Yoksa suni olarak mı yaratıldı?
Bu konuda hemen deprem sonrasında bir takım teoriler ortaya atılmağa başladı. Kimine göre Ruslar bomba patlatmıştı ve bu da depreme neden olmuştu. Kimi Yugoslavya'ya atılan bombaların yer kabuğunun dengesini bozduğu için depremin olduğunu söylüyordu. hatta bazılarına göre bu işi PKK da yapmış olabilirdi. Başbakan'a bile bu soruyu CNN'de yöneltmişlerdi. Kimi de bunun başka bir terörist örgütin işi olduğunu, veya uzay araştırmalarının bir parçası olduğunu söylüyordu. Ancak bu teoriler arasında en akla yatkın olanı Futur@Times'da yayınlanan araştırma dizisinde yer alan hikayeydi.
Bu senaryo'ya göre, San Andreas fay hattında meydana gelebilecek büyük bir depremin Amerikan ekonomisine çok büyük zarar vereceğini bilen ABD, yer kabuğundaki değişimleri izleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalardan patlatıp boşaltarak, büyük depremi küçük depremler haline dönüştürmenin yolunu bulmuştu. Yıllarca önce Rus asıllı Amerikalı bilim adamı mucit Nikola Tesla tarafından geliştirilen bu "düşük frekanslı elektromagnetik ışınımla yüksek enerji nakli" tekniğini hem Ruslar ve hem de Amerikalı'lar uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı. Bu yöntemle çok uzaktan, hatta uzaydan geniş alanlarda tahribat yapabileceklerdi.
Ancak Pentagon yıllardır çok güçlü bir silah geliştirmek amacıyla üzerinde çalıştığı bu projeyi, bir yandan da barışçı "deprem indirgeme" sistemine uygulamak suretiyle tepkileri azaltmak ve fonlama devamlılığını sağlamayı amaçlıyordu. Bu nedenle proje önce Avustralya'nın çıplak ve seyrek nüfuslu açıklık bölgelerinde denendi ve geliştirildi. Daha sonra bunun deprem bölgelerinde denenmesine geldi sıra. Değişik zamanlarda Kafkaslar'da, Okyanus tabanında ve Güney Amerika'da Ant'larda tektonik uyarılar verilmek suretiyle endüktif deprem yaratma konusunda büyük adımlar atıldı. Bu araştırmalar Amerika'da HAARP ve diğer askeri tesislerin kumanda merkezlerinden yürütülüyordu. Bu arada Türkiye, Japonya ve benzeri deprem bölgelerinde de sismik ağ şebekeleri kurularak bu bölgelerin tektonik verileri saniyesi saniyesine devasa bilgisayarların kayıtlarına geöirilmeye başlandı. Üniversiteler ile ortak projeler geliştirilerek yüzlerce bilim adamına Amerika'da deprem konusunda araştırma yapma bursu verildi.
Ancak projenin gizliliği esastı. Bu nedenle tüm ilişkiler paravan araştırma kurumlarınca yürütüldü. Ancak zaman zaman bilgi sızıntısına da olanak verilerek halkın bu konuda bir genel fikri olması istendi. Kobe'de ve daha başka yerlerde meydana gelen depremlerin arkasındaki gariplikler halkası bu şekilde bazı çıkar guruplarının, terör veya mafya örgütlerinin işi gibi gözterilmek istendi. Bunda da büyük ölçüde başarılı olundu.
Ve gün geldi bu sistem Türkiye'de denenmek istedi. Bölge zaten bu amaçla yıllardır sismik espiyonaj altındaydı. ABD'nin asıl hedefi, Kuzey Anadolu fay hattındaki deneyden elde edeceği tecrübe ve bulguları, San Andreas fay hattına uygulamaktı. Bu iş yine çok yüksek askeri gizlilik taşıdığından yürütme işi İsrail'li uzmanlara verilmişti. Gerekli makina ve donanım gizlice denizaltılarla Gölcük üssüne getirilerek oradaki, yeraltı-denizaltı korunaklarına kuruldu. Türk makamları durumdan detay bazda haberdar değildi. Bunu İsrail'lilerle yürütülen askeri tatbikatın bir parçası olarak düşünüyorlardı. İsrail'liler Amerika'lılarla gece şartlarında bazı elektro-sismik haberleşme tatbikatı yapacaklardı. Deney başarılı olacağından zaten sonunda kimse farklı bir şeyin farkında olmayacaktı.
Bu amaçla GeceŞahini Ttatbikatı'nın (Operation NightHawk) saat 03:00'te başlaması planlanlandı. Gece saat tam 03:00'te düğmeye basılacak ve GeceŞahini devreye alınacaktı. O an uzay filmini andırır devasa cihazlar çalışmaya bağlayacak ve bir iki dakika içinde de oluşturdukları muazzam enerjiyle Marmara'nın altındaki tektonik tabakayı zayıf yerlerinden kırıp, aylardır oluşan basıncı dışarı atacaklardı. Böylece büyük bir deprem önlenmiş olacaktı. Bu arada bazı küçük depremlerin meydana gelmesi bekleniyorsa da bunlar önemli boyutta olmayacaktı.
En azından planlanan buydu. Ama o gece sabaha karşı birşeyler yanlış gitti. Ve beklenen gerçekleşmedi. Bir anda herşey olup bitmişti. Doğa kendini yönetmeğe kalkanlardan bir kez daha intikam almıştı. 45 saniye süren deprem beklenenin 10,000 kat üstünde bir güçle gelmişti. Heryeri bir anda yerle bir etmişti. Zayıflayan ve titreyen elektrikler az sonra geri geldiğinde, gece saat 03:05'i gösteriyordu. Daha birkaç dakika öncesine kadar koruganın içinde şampanya patlatmayı bekleyenler, şimdi korkudan buz gibi donmuş gibi hareketsiz ayakta duruyorlardı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Onbinlerce insan, çoluk çocuk, o an enkaz altında can çekişiyor veya cansız yatıyordu. Bu düşünce ile hepsi yerinde ürperdi. Bu tarihin en büyük felaketiydi. Hem de insan eliyle yaratılan.
Sessizliği İsrail'li komutanın buz gibi emri bozdu: "Lets pack! We're moving out! Call Operation-Q! Right now! Immediately! Stop whinning! Move, move, move!" İşte o andan sonra çantalardan çıkan Q planı çalışmaya başladı. İlk önce bölgedeki tüm haberleşme ve elektrik enerjisi felç edildi. Dört dakika içinde İsrail Başbakanı Barak ve Amerikan Başkanı Clinton ile irtibat kuruldu. O anda İsrail'de Ben Gurion'un Lod askeri havaalanından 4 adet savaş uçağı eşliğinde iki nakliye uşağı havalanıyordu. İki dakika sonra da İsrail Deniz Kuvvetleri ve NATO Güney Deniz Saha Komutanlığı'na bağlı tüm birlikler DEFCON4 Acil Durumuna geçirildi. Amerikan 6ncı Filoya bağlı gemiler de rotalarını İstanbul'a çevirmek için Pentagon'dan emir aldılar.
Ek: Ablamın yorumu da hikayenin eksik ve yanlış kısımlarını düzeltir nitelikte. Bu yazının üçüncü yorumuna bakıp okuyabilirsiniz.
O malüm günleri yaşamayan bilemez derler ya hani doğru bir durum bu. Ev altımızdan kayarken biz yazlıkta deniz ile 90 derecelik bir açı yapar vaziyette beşik gibi sallandık. 45 saniye. O kadar uzun ve bitmek bilmez. 25. saniyede insan alışmış oluyor abartmadan söyleyebilirim. Sadece "hadi bit artık" diyebiliyorsunuz. Depremden sonra; Türpraş alev alevken, yollar tıkalıyken, her yerde yağma varken, herkes şoktayken, İzmit ceset kokarken, o anda farkında olmadan bütün gelecek hayatımızı etkileyen kararlar verdik. Şehri terk etmek ise bunların en acısıydı bir süre de olsa.
Büyük zelzeleden sonra artçılar, 12 Kasım depremi derken şu an bile -ki en son 3,8 Büyük Derbent sarsıntısını dahi hissedebilecek ve bir yerlere sinebilecek kadar hassas olduk. Ben buna kişinin sarsıntı radarı diyorum.
düşünüyorum da acaba artık büyük bir depreme hazırlıklı mıyız? Hangimizin arabasında deprem çantası duruyor? Belediye ne zamandır 5 ve daha fazla katlı apartmanlara izin çıkartıyor?
Şimdi bile duyduğum şu cümle hep tüylerimi ürpertir. Şehre yeni gelmiş olan arkadaşa söylenen şu laf;
"görüyor musun bu parkların ,sahaların yerinde eskiden apartmanlar vardı. Şu kadar ceset çıktı "vs..
Bunlar bir daha yaşanmasın Barış!
Umarım!
inşallah bu başımıza gelenler bir daha gerçekleşmez.Allah düşmanımızın başına vermesin.
Bazı eklemelerim ve düzeltmelerim olacak:
1)Annem Nevşehir'de, babam da Ankara'daydı. Yolda telefonlaşmışlar ve Ankara'da buluşup İzmit'e dönmeye karar vermişler. Aslında ilk niyetleri Ankara'da yatıp, sabah güzdüz gözüyle gelmekmiş.
2)O yaşımıza kadar ranzada yatmışız. Üstte Barış, aşağıda ben. Yatağı senin salladığını sanmıştım. Hatta bana yukarıdan oyuncaklarını attığını düşünüyordum. Daha sonradan fark ettim ki, suratıma gelen şeyler, ranzanın yaslı olduğu duvardan fırlayan beton parçalarıymış.
3)Apartman 7 katlıydı, biz de birinci katta oturuyoruz. Ama tüm apartmanın ağırlığından basınç oluşmuş, bizim sokak kapısı açılmaz olmuştu. Mecburen balkondan çıkacaktık. Annemlerin yatak odasının geniş bir balkonu vardı. Zamanında hırsızlar bizim evi de ziyaret ettiği için hem pencerelerde hem de balkon kapısının önünde demir parmaklık vardı, üzerinde de asma kilit. Gecenin o saatinde ve o ruh haliyle anahtarları bulacak halimiz yok. Babam can havliyle demir kapıya bir tekme savurup, kapıyı yerinden çıkarmıştı. Sonra da ayağı çok ağrımıştı yanlış hatırlamıyorsam.
4)Balkondan kucağına atladığımız kişi galiba Hüseyin amcaydı, Oya teyzenin eşi. Apartmandan en son biz çıkmıştık.
5)Biz çıktıktan hemen sonra babam tekrar eve girmedi, önce gidip çevrede yıkılan binalardan insanları çıkarmaya gitti diğer komşularla, daha sonra eve yeniden girmiş olabilir.
6)Aslında o üstüne baca yıkılan yerde normalde bizim araba dururdu ama o gece annemler eve geç geldikleri için mecburen başka yere park etmişler.
7)Amcamlar yazlığa minibüsle gelmişlerdi. Gelip babamı almışlar sonra eve gidip içeriden çıkarabildikleri kadar eşyayı minibüse yüklemişlerdi.(tv, bilg. vs.)
8)Tüpraş'ın patlama riski ortaya çıktığında ilk önce Tavşancıl'a gittik. (Hereke'den daha ileride) Orada bir tepeye çıktık ve Tüpraş'ın dumanlarını kendi gözlerimizle gördük. Oradan batıya doğru kaçmaya devam ettik, Darıca'ya vardık. Bir evin bahçesinde misafir olduk, ev sahibi Kayseriliymiş dedemle epey muhabbet ettiler. Sonra haber geldi, Tüpraş patlarsa İstanbul bile kalmazmış. Biz de bir karar verdik ve sabah doğruca Ankara'ya gittik. Ordakiler bizim gelmemize çok sevindiler. İki gün orda kaldık sonra tehlike geçince geri döndük.
9)Okullar ekim sonu / kasım başı gibi açılmıştı o sene. Biz de biraz olsun nefes alabilmek, ruh halimizden kurtulabilmek için Bodrum'daki devremülke gittik. Ekim sonundaydı bizim devremiz. Tam denk gelmişti yani. Hatta sen orda shuffleboard oyununda kokteyl kazanmıştın.
Bu yorumu aslında yazının tarihinde yazmıştım ama sayfaya bir türlü göndermedi aptal makina. Hata mı ne veriyomuş. Neyse, geç de olsa yazdım. Hatta bi kopyasını da çıkardım, yine kabul etmezse diye. Öle işte.
Geçmiş olsun Barış, en azından ailenden birini kaybetmemişsin cana geliceğini mala gelsin. Komplo teorisine gelince tamamen komplo teorisi ve unutmadan ekliyim '' Yahudiler öcü değildir. ''
Teoride olayın Yahudiler tarafından yapıldığına dikkat çekilmemiş zaten Tuna'cığım, hassasiyetini anlayabiliyorum ama.
Geçmiş olsun kardeş,,,
Blog sayfana Okan Bayülgen hakkında fotoğraf ararken damladım... Bazı yazılarınıda okuma fırsatı buldum ve çok beğendim. En azından farklı bakış açıları var... Depremi bende yaşadım yani şöyle ki İZMİTLİYİM... Hala da burada yaşıyorum. Sende ki gibi izler kalmadı ama insanı farklı ruhsal hallere sokan bir afetti gerçektende. Yeniden yaşamamak dileği ile mutlu günler diliyorum sana...
O depremde İstanbuldaydım ve ne kadar feci sonuçlara yol açtığını gördüm.Biz depremden sonra bir ormana gitmiştik ve 2 geceyi orda geçirmiştik.Olayın ciddiyetini kavrayamaycak kadar küçüktüm ama günlerce Tüpraşın yandığını ve televizyonların bunu gösterdiğini hatırlıyorum.Tanıdığım kimseyi depremlerde kaybetmedim çok şükür.Kaybedenlerin başı sağolsun.Umuyorum gerekli önlemleri almışlardır ve bundan sonra da alırlar.
ne dicemi bilemedim.yaşıyosun ya bu da yeter barış...











