İlk öpücük!
Eğer bunu okuyorsan beni affet.
Sarhoşum efendim. Arkadaşlarla içmeden dönmek üzere Ankaray'a bineceğim. Hoşlanıp hoşlanmamak arasında kaldığım kızın tupturuncu boyalı saçlarını görüyorum ve beynim döne döne sinsi gibi arkasından yaklaşıyorum. Kızmadığı için istediğim şekilde, şaka manalı bir sarkıntılıkla selamlıyorum. Sarılıyoruz birbirimize. Sarılırken, daha doğrusu diğer taraflarımızla sarılacakken (Daha iyi tanımlayamadım: Hani önce bir sarılırsınız sonra ayrılır, simetrik olarak tekrar sarılırsınız ya farklı tarafa, o.), adeta akşamın ilerleyen dakikalarında olacakların habercisiymiş gibi yanlışlıkla (gerçekten yanlışlıkla) dudaklarımız birbirine değiyor. Ankaray'a biniyoruz.
O da sarhoşmuş efendim. Üç bira içmiş. Ben iki bira ve iki votkayla en sevdiğim sarhoşluk safhasındayım: çakırkeyiflik ile sarhoşluk arası. Tamamen anlamsız şeylerden konuşuyoruz. Karşımızdaki iki çocuk, çocuk olmalarına rağmen bizim tipimizle dalga geçercesine gülüyor bize. Sallamıyoruz efendim.
Bir yurtta misafir öğrenci olarak kalacakmış, zira Turuncu başka bir şehirde yaşıyor. Üniversite eğitimi için Ankara'da. Dejavudan faydalanıp önceki ayılığımı telafi etmeye çalışmak istiyorum ve bu sefer "Beni yurda bırakır mısın?" sözünü duymak yerine "Seni yurda bırakayım mı?" diyorum. Olumlu yanıt alıp yalpalamalar eşliğinde geçiyoruz Beştepe Alt Geçidi'nden.
Patikamsı bir yoldan geçerken cazip bir teklif geliyor: "Şuraya, çimlere oturalım mı?" diyor Turuncu. "Uzanmak ne kelime, yatarım bilem!" benzeri bir cevapla yavşak bir şekilde atlıyorum oradaki çimlere. Yanlış anlaşılmasın, bu bölümde aklım libidomdan önde. Yatıyoruz ve yıldızları izliyoruz bir süre. O sırada düşünüyorum: Olacak mı lan? Veya olmalı mı? Ciddi ciddi edebiyat yapıyorum kendi içimde. Kafam da acayip, hayatı sorguluyorum resmen o kafayla.
Yakınlaşma sürüyor, fakat inanılmaz yavaş. Yaptığım şeyi zaten eşzamanlı olarak sorguladığımdan kendimi tamamen romantizme veremiyorum. Zaten ortam da çok romantik değil: otoyol manzaralı bir patika. Çimlerdeki dikenler kıçımıza başımıza batıyor. Ben de Turuncu'yla havadan sudan bahsetmeye çalışırken "Ulen benim hoşlandığım kız başka bir kız?" diye düşünüyorum. "Ya bu olay yürümezse? Arkadaş olarak zaten sevdiğim bu insanla bir daha görüşmeme ihtimali var lan?" şeklindeki iç hesaplaşmalarımı yönetmeye uğraşırken bi' bakıyorum, aşağı yukarı iç içe geçmişiz bile. Kafası omzumda, benim kafam onun kafasına yaslanmış, dört kol iki vücudun etrafında, otoyolu seyrediyoruz. Kaçırmışım, otoyolu deniz kenarına benzetmeye çalışmış, amacı ortama romantizm katmakmış. "Arabalar da balık olsun bari, ehe." diyorum, "Ne kadar çok balık var!" diye boş (ama o zaman hoş gelen) bir karşılık veriyor.
Sonrasını çok iyi hatırlamıyorum. Adrenalin olabilir, alkol olabilir, libido bile olabilir ama bir şeyler hatırlamamı engelliyor. Hatırlayamadığım kısmın ardından dudaklarımdan öpülürken yakalıyorum kendimi. Öpüşmeyi bilmiyorum ki? Onun yaptıklarını taklit ediyorum, oluyor gibi. İçimde ufak bir mutluluk duygusu var. ÖSS'den çıktığım vakit daha mutluydum. Onu öperken, o da beni öperken, aklımdan geçen tek düşünce, "Oluyo' lan!" içerikli düşünce, tekrarlanıyor. Üç beş kere tekrar ettikten sonra benim onu öpme, onun da beni öpmesi faslına ara veriyoruz. Mutlu gibiyim ama değilim gibi de lan. Ona dönüyorum, "Turuncu," diyorum, "ben bir şey bilmiyorum." diyorum. Tahmin ettiğim gibi anlamıyor - amacım da bu zaten: Karşımdakine, onun anlayamayacağı bir giriş cümlesi kullanmak, ardından da meramımı anlatmak daha etkili oluyor. "Ben hiç ilişki yaşamadım hayatımda." diyorum. Yalan. Bir ilişkim olmuştu, 1 ay boyunca MSN üzerinde süren yalan bir ilişki - ilişki bile denemez. Yine de bunu da anlatıyorum, maksat dürüst olmak, ehehe. Sonra sanırım öpme ve öpülme faslına dönüyoruz, burayı da tam hatırlamıyorum.
Biraz ayılmış gibiyim ki, sanırım bu yüzden onu yurda götürmek için ayağa kalkıyorum, onu da kaldırıyorum. Yurda doğru yürüyüş kısmı sessiz. Elini tutuyorum, bakışıyoruz, "Acayip oldu böyle yav, ehehe!" diye bir espri yapıyorum. "Aynen ya." diye karşılık veriyor ve anlıyorum, memnun bir şekilde elini bırakıyorum. Çakırkeyiflikle ayıklık arasındaki safhadayım. Pişmanlık duygusu başlamış, artıyor yavaş yavaş. Yol bitmiyo' lan! Az önceki muhabbetten sonra yolun geri kalanı korkutucu bir sessizlik içinde, ama ben bu sessizlikten yine de memnunum. Ertesi gün yapacaklarımı düşünüyorum: "Özür mü dilesem? Belki kabul eder, bak zaten o da pişman gibi! Bir şey demesem, hatırlamıyor ayağına yatsam? Olmaz lan, iki bira ve iki votka içtiğimi söyledim, inanmaz. Belki o hatırlamaz? Eeh, özür dileyeyim işte be!". Dudağımın kenarında hala onun kokusunu hissediyorum. Bir yandan hoşuma da gidiyor gerçi bu olay - ilk öpücük sonuçta! Turuncu, "Buradan sonrasını yürüme istersen, uzun." diyor. Zevkle kabul edip iki yanağından öpüyorum. Son bakışlar da anlamlı lan: Ona baktığımda çok acayip bir yüz görüyorum. Yine öpülmeyi istiyor gibi, ama aynı zamanda bir "Siktir git!" bakışı. Mırıldanarak "İğigecer." diyorum. Sarhoşluktan değil, utançtan böyle bozuk bir "İyi geceler." çıkıyor ağzımdan. Ve arkamı dönüp gidiyorum.
Yolda telaşlıyım. Mutluluktan eser yok. Dudağımın kenarındaki koku hala var ve hala hoşuma gidiyor bu koku, ama ne bok yiyeceğimin muhakemesindeyim şu anda kafamda. Hemen can dostuma, bilge insana telefon açıyorum ama meşgule alıyor. Bir diğer can dostuma, bayan bilge insana telefon açıyorum. Konuşuyorum bu konuyu. Ama telefonları açmamın tek sebebi akıl almak değil, müjde verme amacı da güdüyorum. "Oldu lan!" anafikirli bir konuşma yapıyorum, hemen ardından da aslında kızdan hoşlanmadığımı belirtiyorum ki akıl versin bayan bilge insan. "Özür dile." anafikirli, zaten düşündüğüm bir düşünceyi duyuyorum ve teşekkür edip kapatıyorum.
Bu kadar geç bir ilk öpücük yaşamanın ağır utancını saymazsak yaşadığım iki duygu var: Sevinç ve pişmanlık. Sevgi falan yok, aşk hiç yok. Yarın sabahı bekliyorum şu an.
...
Sabah oldu. Dün gece 4 buçukta yarım bıraktığım yazıya şimdi devam ediyorum.
Sabah değil de öğlen saatlerindeyiz. Saat 13.53, ve 5-10 dakika önce aradı. Numara sabit hattandı, tanıyamadım ilk başta numarayı. Sesi duyunca nasıl korktuğumu anlatamam: "Ankesörlü telefondan arıyorum, benim, Turuncu.". Özür dilemenin bu kadar zor olacağını düşünmemiştim hiç. "Ben seni arayayım." deyip kapatıyorum telefonu. Yaklaşık 45 saniye boyunca "S.ktir, s.ktir, s.ktir! Hass.ktiiir!" diye bağırıp (kısık sesle) arayıveriyorum, ne olacaksa olsun artık ulan. Açıyor telefonu, ben bir şeyler zırvalamaya çalışıyorum ama seçecek kelime bulamıyorum. En sonunda kısa yoldan "Sarhoştum işte abi ya!" diye patlıyorum. Gülüyor, ama hafif telaşlı bir gülüş. Olayı açıklamaya başlıyorum: Yapmak istediğimin aslında bu olmadığını söylüyorum. "Dün gece 'ben çok mutluyum' diyordun ama?" diyor (O da demişti.), hayal kırıklığına uğradığını hissediyorum. Veya dur lan, belki ne telaş vardır ne de hayal kırıklığı, belki bencilliğimden, narsistliğimden böyle konuşuyorum. Neyse efendim, aynı şekilde devam etmek istiyorum. Bir noktada anlaşıyoruz: "Hoşuma gitmedi değil aslında." diyor, onaylıyorum, "Tabii ki abi, benim de hoşuma gitti." diyorum. Anlaştığımız bir nokta daha var: bu olayın bir hata olması. Yine aynı hayal kırıklığıyla onaylıyor bunu dediğimde. Yine de "İlk kez başıma geliyor böyle bir olay." diyor. Saçmalayarak cevaplıyorum, korkuyorum çünkü Turuncu'yu kırmaktan. Üçüncü olarak anlaştığımız nokta, "Ben seni çok seviyorum - ama arkadaş olarak." oluyor. Biraz daha karşılıklı mırın kırın ettikten sonra aynı anda "Görüşürüz." deyip kapatıyoruz telefonları.
İlk öpücüğünü benden erken yaşayanlar gönül rahatlığıyla küçümseyebilir, darılmam gücenmem. Ben de geç kaldığımı düşünüyordum zaten. Yine de daha iyi bir ilk öpücük beklerdim, böyle olup bitmesini istemezdim. İnşallah ciddi ciddi narsistliğim tutmuştur da Turuncu aslında kırılmamıştır hiç.
Yorumlar
Bu yazıyı yazalı 1 seneden fazla olmuş.Merak ettim işin sonunu.Bir daha görüştünüz mü Turuncuyla?

.





