Kategoriler: Hayatımın Arşivi
  • Tam 12'de uyandım.
  • Gün boyu evdeydim, herhangi bir şey yapmam gerekmedi.
  • Tembellik ettiğimi sanmayın, Beyn'e alınan reklamlardan iki günde 150 lira kazandım :). Arsız gibi aldığım parayı açıklamak istemezdim ama son günlerde evden bile nadiren çıkıyorum, iş aramaktan vazgeçtim falan... Ama bir şekilde (ufak ufak da olsa) hayatımı kazanmaya başladım ve bu durumu ilerleteceğim, daha çok kazanacağım inşallah :).
  • Paradan bahsetmişken, bugün memurlara zam yapıldı. Herkes AKP'nin hiçbir iyi icraatını desteklemediğimi zannediyor, halbuki öyle değil. Sezar'ın hakkı Sezar'a, memur maaşı açlık sınırına yaklaşmak üzereyken 110 küsür liralık güzel bir zamla olası bir faciayı önlemiş oldular.
  • Bugün gerçekten neredeyse hiçbir şey yapmamışım yav.
  • Akşamüstü The 40 Year Old Virgin'i izledim tekrar.
  • Akşam bir şey yapmadım.
  • Lan ne boş günmüş...
  • Herkesin Berat Kandili kutlu olsun. İyi geceler.
Kategoriler: Hayatımın Arşivi
  • Sabah annemden gelen telefonla uyanır gibi oldum. T.C. kimlik numaramı istiyormuş, yerleştirme sonucumu öğrenecekmiş. "Bırak anne ya..." deyip geri yattım.
  • Günün Olayı: Sonra babaannem tekrar uyandırdı beni. Ablam kimlik numaramı biliyormuş, bakmış, öğrenmiş ve annemle babaanneme iletmiş. Babaannem de beni uyandırıp bana iletti: Gazi Üniversitesi - Web Teknolojileri ve Programlama!!! Tam da istediğim bölümdü lan! 2 yıllık ve Uzaktan Eğitim MYO'da, yani internet üzerinden eğitim göreceğim. Bölüme en uygun ortamda eğitileceğim yani :). Hayalim burayı birincilikle bitirip (ki hiç uzak bir ihtimal değil), dikey geçişle Bilgisayar Mühendisliği bölümünü kazanmak.
  • Tebrik telefonları, zafer sarhoşluğu falan derken kahvaltımı etmediğimi fark ettim ve aniden bastıran açlığımın da etkisiyle aniden bir tabak mısır gevreği yedim.
  • Öğle yemeğini Bircan teyzelerde yedik babaannemle.
  • Sonra ben eve döndüm, akşamüstüne kadar bilgisayar başında oturdum, tebrikleri almaya devam ettim. Şımardım biraz :).
  • Akşam yemeğinden önce biraz uyudum.
  • Akşam yemeğinden sonra da pek bir şey yapmadım aslında.
  • Ha, bi' ara dışarı çıkıp şeftalili Ice Tea aldım.
  • Birazdan yatıyorum, iyi geceler.
Kategoriler: Hayatımın Arşivi
  • 10'da kalktım ve geri uyumadım :).
  • Ama günüm yine tembellikle geçti. Yine de dışarı çıktım bugün, hatta günün olayını özellikle okuyun :).
  • 10'da kalktıktan sonra dışarı çıkıp süt, Hürriyet, Sözcü, Akşam gazeteleri ile Penguen ve Uykusuz dergilerini aldım.
  • Döndükten sonra Hürriyet'in Ankara ekinde gördüğüm haberi yorumladım. Allah ile aldatanlara aldananlar maalesef yine desteksiz iddialarıyla saldırdılar. İnşallah ayıp ettiklerinin farkına bu dünyada varırlar, çok geç olmaz.
  • Öğlen Penguen'le Uykusuz'u okuduğumu hatırlıyorum bir tek. 1-1 buçuk saatimi falan aldı.
  • Günün Olayı: Hayatımda ilk kez hamama gittim! Gün boyu tereddütteydim ama sonra korkumu yenip (Korkum, yarı çıplak bir haldeyken tanımadığım bir adamın beni keseleyecek olmasıydı.) gideyim dedim ve 4'ü çeyrek geçe dışarı çıkıp Bahçelievler Hamamı'na gittim.
    • Saat 5'e kadar hanımlar varmış içeride, geri döndüm.
    • 6 gibi tekrar çıkıp tekrar gittim, yanımda yeterli para olmadığı için tekrar geri döndüm.
    • Para çekip tekrar gittim, bu sefer girebildim içeri. Giriş 18 lira, yanında bir kalıp sabun yalnızca 1 buçuk lira?
    • Neyse efendim. Girdim, peştamalımı kuşanıp (farklı anlatım: uzunca bir havluyu belime etek gibi dolayıp) girdim hamamın içine. İç sıkıntısı zaten had safhadayken bir de o kadar nemli bir ortama girince bir süre astım krizi geçirir gibi nefes almak durumunda kaldım, çok zor anlardı. Sonra nasıl olduysa ortama alıştım ve yıkanmaya, ardından da deli gibi terlemeye başladım - çok sıcaktı lan!
    • Sonra kese sırası bana geldi ve peştamalı çıkarıp (Korkum burada daha da büyüdü: Yarı çıplak değil, çıplak bir haldeyken tanımadığım bir adam beni keseleyecekti!) ama edep yerlerimi örtüp (ve fakat çok kez havlunun yer değiştirmesi sebebiyle açılıp, saçılıp) gösterilen yere önce sırtüstü (Oh!), sonra yüzüstü (Lan?!) yatıp tellak tarafından keselenmeye başladım. Şaka maka hayvan gibi kir çıktı yav?
    • Ardından bir de yıkadı beni tellak, o da oluyormuş. İlk başta homofobim had safhadayken sonraları pek rahatladım. Yalnız adam sırtımdaki lekeleri çıkaramadı, üstüne sırtımda yeni oluşan ve oluşumu tamamlanmadan kaybolması mümkün iki sivilceyi (nasıl yaptıysa) patlattı, sırtıma farklı bir mayın tarlası görünümü verdi.
    • Kese falan da 8 lira tuttu, adam bahşiş istedi diye üniversite öğrencisi kozunu oynayamadan 10 lira aldı. Toplam 29 buçuk lira, yuvarlarsak 30 lira verip güzel ama yetersiz bir tecrübe de böylelikle sonlanmış oldu.
  • Hamamdan çıktıktan ve hava alan derimi bir süre izledikten sonra Çıtır Simit'e gidip babaannemle bana simit, sakallı poğaça ve sosisli sandviç boyutundaki sosisli poğaçalardan aldım ve eve döndüm. Eve dönerken LCW'ya uğrayıp 30 Temmuz 2008'de gönderdiğim tişörtün durumunu sordum, iade kararı vermişler. Elimde yemek olduğu için muadil ürün seçemedim, erteleyip eve döndüm. Yarın yapacağım onu.
  • Yemekten sonra Otogargara'yı izledim. Hala komik ama edindiğim video biraz hatalıydı, bol bol kare atlayıp zevkimin içine etti.
  • 11'e doğru Otogargara bitti, sonra dışarı çıkıp, AŞTİ'ye gidip İzmit'e bilet aldım. Cumartesi gecesi çıkıyorum, ayın 21'inde dönüyorum.
  • Eve dönünce gazete falan okudum, internette gezdim.
  • Şimdi de yatıyorum, iyi geceler.

6 Mayıs 2008 tarihinde bir yazı yazmıştım, Wolkanca mahkemede! başlıklı. Artık yok o yazı. Volkan Yılmaz'ın ricası ve kendi vicdan azabımın etkisiyle silmeye karar verdim. Normalde Beyn'de yayınladığım hiçbir yazıyı silmezdim, silmemiştim düne kadar ama bu olayın özel bir yanı var: Yazı, tamamen yanlış bir suçlama üzerine kurulu. Volkan, böylesine yanlış bir suçlama yöneltmiş olmama rağmen düne kadar yazıyı ısrarla silmememe bir şey dememişti. Dün konuştuk, anlaştık ve olayın iç yüzünü anlatmam koşuluyla yazıyı sildim. Şimdi de olayın aslında nasıl gerçekleştiğini anlatacağım.

Önce bu bahsettiğim "olay"dan haberi olmayanları aydınlatayım: Zamanında Merush Hanım adlı blog'da ilginç bir olay gerçekleşti. Yazdığı bir yazıda Eda Suner'den bahseden Meral hanım, yazısına gelen iki küfürlü yorumun yazarının edasuner.com/wp-admin adresinden (yani Eda Suner'in blog'unun yönetim paneli) geldiğini (yönlendiğini) görmüş. Daha sonra da Wolkanca (yani Volkan Yılmaz) yorumları kendisinin yazdığını, yorumları yazarken içkili olduğunu falan söyledi. Meral hanım da Volkan'a dava açacağını söyleyerek ve önce Eda Suner'i eleştirdiği, sonra da bu olayı ifşa ettiği yazıyı silip konuyu kapattı. Volkan'ı o zaman çok eleştiren (Bu konuya ilerleyen paragraflarda değineceğim.) ben ve benim gibi insanlar olarak da bol bol yazıldı bu konu hakkında.

Daha sonra Blog Konferansı ve Blog Ödülleri oldu. Blog Konferansı'nda ara verildiğinde Volkan'la ilk kez yüz yüze tanıştım. İtiraf edeyim, o kadar eleştirimden (ve hatta hakarete varan laflarımdan) sonra güler bir yüz yerine hızlı bir yumruk falan bekliyordum :D. Sakin ve sevecen bir şekilde tanışma faslını tamamladıktan sonra, diğer eleştirilerime falan değinmeden sadece bu Merush Hanım olayını anlattı. Olay şöyle:
» Yazının tamamı için tıkla

VIP müminlere VIP cami!

VIP mü'minlere VIP cami!

Hali vakti yerinde olan mü'min kardeşlerimizin gözü aydın, VIP caminiz açılıyor!

Ey yüzde doksan dokuz nokta dokuzu Müslüman olan halkım, size çok güzel haberler getirdim! Artık Ankara'da rahatça namaz kılabileceksiniz! Hiçbir zengin Ankara vatandaşı o pis, fakir alt tabakayla aynı safta durmayacak! Kocatepe Cami tarih olacak! Nasıl mı?

  • 5 bin kişinin içeride, 10 bin kişinin dışarıda namaza durabileceği; 5 bini çok zengin, 10 bini zengin olmak üzere (Ama İslam dininde ayrımcılık yoktur kardeşlerim, çok zengin de, zengin de bizim için aynı insandır.) 15 bin kişi kapasiteli,
  • 1 değil, 2 değil, 3 de değil, tam 4 minareli - evet evet yanlış duymadınız, tam 4 minareli (ki bu VIP dininde ekstra sevap demek oluyor),
  • 31 metre çapındaki bir kubbenin kapattığı, 54 metreye 54 metre alanındaki devasa kapalı alanın etrafında havuzlu, evet havuzlu bir yerde huşu içerisinde, sarsıla sarsıla ağlayarak dua etme imkanı,
  • Protokol için özel abdest ve dinlenme bölümleri,
  • Ayakları pek değerli, yorulmaması gereken mü'minlerimiz için (örn. Hz. Recep Tayyip Erdoğan) asansörle çıkılabilen localar,
  • 4 bin araçlık (veya 3 bin 500 ciplik) özel mü'min otoparkı,
  • Ve en güzeli, Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan bu camiye özel alt geçit!

Ve bütün bunlar yalnızca ve yalnızca 15 milyon dolara mal olacak! Allah için harcanan paranın cennette bize huri satın alacağını düşünürsek çok kârlı bir anlaşma bu!

***

Yukarıda dalga geçer gibi yazdığım her ayrıntı gerçek. Gerçekten havuzlarla çevrili, gerçekten Diyanet İşleri Başkanlığı'na bir alt geçit bulunduracak, gerçekten asansörlü, gerçekten zenginlere ve çok önemli insanlara Very Important Person - VIP) hizmet verecek bir cami geliyor. Konu hakkında, projenin başındaki isim olan Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı, zengin insan Prof. Dr. İzzet Er, aynen şunları demiş:

Her şeyden önce yaklaşık 1000 kişilik başkanlık personelinin ibadet yeri ihtiyacı bu camiyle karşılanacak. Bugüne kadar personelimiz namazlarını spor salonunda kılıyordu. Yani Diyanet'in, başkanlık binasında bir mescidi ya da camisi yoktu. Öte yandan, TOBB karşımıza taşınıyor. Hemen arkamızda sağlık sitesi hızla tamamlanıyor. Yanımıza Tarım Bakanlığı ve Danıştay taşınacak. Ankara'nın hızla gelişen bir bölgesinde temelini atacağımız bu cami aynı zamanda Kocatepe'nin artık taşıyamadığı yükü de üstlenecek. Biliyorsunuz Kocatepe hem trafik hem de güvenlik açısından bazı sakıncalar doğuruyordu. Bu camimiz devletin Ankara'daki yeni protokol camisi de olacak.

Tanıma bakar mısın: protokol camisi. Allah da zaten cami çeşitlerini kitapta belirtmiş: Fakir camisi, orta halli camisi, protokol camisi, VIP camisi, hocaefendi camisi... "Kitap" diyorum da bunların kitabında, yani Kur'an-ı Kerim'de değil. Bunların dini İslam olamaz.

Evet, iddiam bu, bunu yapan, yapılmasına izin veren, yapımında emeği geçen kimse Müslüman değildir! İslam'da kadın-erkek, zengin-fakir herkes eşittir. Ama bu tipler eşlerinin önce beyinlerini yıkayıp sonra başlarını örterken; hırsız, it-kopuk dolu sandıkları Kocatepe Cami'ye gitmeye üşenip namazlarını spor salonunda kılıyorlar diye utanıp (ve Allah'ın tüm yeryüzünü bir mabed olarak gösterdiğini, camiye ihtiyaç olmadığını unutup) kendilerine özel cami inşaatlarına başlıyorlar.

Haber daha bu sabah gazetelerde, internette yayınlandı ama tepkileri hem internette, hem gerçek hayatta okuyorum/görüyorum/duyuyorum. Eşitlik dini İslam'da zengin-fakir ayrımcılığı yapan bir caminin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yapılıyor olduğunu bilmek, ülkede dinin ne kadar yanlış algılandığının ve dinin gereklerinin ne kadar çarpık bir biçimde uygulandığının bir göstergesi. Cami açıldığında gidip ben de namaz kılabilecek miyim acaba? Otoparktaki mü'min badigardlar beni nazikçe dışarı atarlar, eminim bundan. Atmasalar bile, orada namaz kılmama izin verirlerse bir camiyi hor görüp başka bir cami yapmanın neresinin Müslümanlık olduğunu, zenginlere özel bir cami yapıp camilerden bile kâr etmek isteyen, senelik bütçesi bilmem kaç milyar dolar olan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ne kadar Müslüman olduğunu sorguladığımdaysa, sorgulamaya veya sorgulanmaya hiç alışık olmayan örümcek kafalılar tarafından linç edilebilirim, o da var.

Ama bu cami yeterli değil. Daha çok özellik beklerim ben bu camiden. Örneğin;

  • Abdest alırken ayakları özel aromalı sabun ve kremlerle temizleyen Japon cariyeler,
  • Namaz kılarken terlemesinler veya üşümesinler diye mükemmel bir havalandırma sistemi,
  • Altın sayfalı, gümüş mürekkeple yazılmış Kur'an'lar,
  • Vaazlardan sonra ünlü sanatçılardan ilahiler,
  • Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri'ne Amerika'yla canlı bağlantı, daha da güzeli hocaefendinin Amerika'daki çiftliğine de bir alt geçit,
  • O camide namaz kılan her ünlünün cami duvarlarında namaz kılarken çekilen fotoğrafları,
  • Ve tabii ki en güzeli, en gereklisi, en para getirecek olanı: Cennetten arsa satış bürosu!

Bunlar olmadan yeteri kadar VIP olmaz o cami. Bunları da isterük.

Yazının sonunda da Mâûn Suresi'ni yazayım, Kur'an'da bu zihniyetin nasıl tanımlandığını görelim:

Dini yalanlayanı gördün mü?
İşte yetimi itip-kakan;
Yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur.
İşte (şu) namaz kılanların vay haline,
Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar,
Onlar gösteriş yapmaktadırlar,
Ve ufacık bir yardımı (veya zekatı) da engellemektedirler.

Düzeltme (16 Ağustos 2008, 21.06): Çok ileri gittiğim, hatalı olduğum bir-iki cümlenin üstünü çizdim.

Kategoriler: Hayatımın Arşivi
  • 10'da kalktım, bu sefer Lacrimosa'ya uyanabildim :).
  • Ama bir süre sonra, 12'e 10 kala falan geri yattım. 1 saat 15 dakika uyuyup 1'i beş geçe gibi geri kalktım.
  • Günüm evde geçti. Güya hamama gidecektim, sonra vazgeçtim. Erteledim yani.
  • İki kez dışarı çıktım: Birinde gazete ve ekmek, diğerinde dondurma (Babaannem istedi.), patlamış mısır (Ben istedim. Canım niye çektiyse?) ve bir litrelik şeftalili Ice Tea (Bu klasik oldu zaten, takip eden bilir.) aldım.
  • Bugün South Park bölümlerinin (1-2 tane) yanında How I Met Your Mother'ın ikinci sezonu bölümlerinden (3-5 tane) izledim.
  • Hürriyet'te gördüğüm ilanlardan birkaçını aradım. Bazıları beni beğenmedi, bazılarınıysa ben beğenmedim. Pazarlama işi yaptırıyorlar, "Tanıtım işi, pazarlama değil." diyorlar. Çılgın hayvanlar. Hayvan oğlu çılgınlar.
  • Akşam patlamış mısır ve Ice Tea eşliğinde Devekuşu Kabare'nin Deliler-1 bölümünü izledim. Bugüne bile uyarlanabilecek siyasi espriler vardı, güzeldi. Yine de bazı espriler, hareketler çok zorlamaydı ve günümüzün mizah anlayışıyla pek eşleşmediği için beni pek güldüremehehehehe, süper eleştirmen taklidi yaptım lan :D.
  • Bugünü de karışık anlattım, zaman sıralaması yapmadım. Pek güzel bir gün değildi zaten.
  • Günün Olayı: Az önce güzel bir güne döndü gün :). İyi geceler. (Söylemeeem.)
Kategoriler: Hayatımın Arşivi
  • 12 buçukta uyandım. Alarm (Lacrimosa) çalmış da uykumda kapatmışım.
  • Evdeydim, sıkıldım biraz. South Park bölümleri izledim.
  • Banyo yaptım.
  • 4'e doğru dışarı çıktım.
  • Önce Mersin Terzihanesi'ne gittim, önceki sefer yaptığı gibi pantolonumun arka ceplerine de cırt cırt yapmasını istedim ama daha kolay açılan cırt cırtlardan olmadığı için vazcırtcırtcırtcırtcırt...
  • Sonra Türkiye İş Bankası'na gidip kredi kartı borcumu yatırdım.
  • Ardından Ziraat Bankası'na gidip para çektim.
  • Oradan (sırtımdaki lekeler için geleneksel bir yol denemeye karar verdiğim için) Bahçelievler Hamamı'na gidip kese fiyatı sordum. 8 liraymış. Yarın gidiyorum sanırım.
  • Oradan da eve döndüm.
  • Akşam, uzun süredir Beyn'de günümü özetlemekten başka bir şey yapmadığımı fark edip taslaklarımdan birini bitirdim.
  • Günün Olayı: Devekuşu Kabare setini buldum! Hızla ediniyorum.
  • İyi gecırtcırtcırtcırtcırtcırt...

Önnot: Bu konunun konuşulduğu konularda çoğunlukla yazı okunmadan yorum yapılıyor, ben bunu istemiyorum. Rica ediyorum yazının tamamını okuduktan sonra yorumlayın.

2. Türk Blog Yazarları toplantısında en çok tartışılan konu da bilişim terimleriydi. Blog yazarları olduğumuz için de haliyle "blog" kelimesi en çok kafa yorduğumuz kelimeydi. "İnternet" gibi, "monitör" gibi milletin ağzı henüz alışmadan "blog" kelimesine Türkçe bir karşılık bulmaya çalıştık ve bunu kendi blog'larımızda da yazacağımız konusunda anlaştık. Ben iki ay sonra yazıyorum gerçi :D. Gerçi 2007 yazında bu konuda bir yazı yazmıştım ama o zaman hem bu konularda pek bilgili ve yetkin değildim, hem de şimdiki fikrim o zamankinden farklı.

Benim bu çevirme hadisesinde iki tane fikrim var ve ikisinden de vazgeçeceğimi sanmıyorum:

Birinci fikrim, bir terime Türkçe karşılık bulana kadar yabancı kökenli kelimeyi kullanmamız gerektiği. Henüz herkes alışmadan "günce" demek, "günlük" demek, "seyir defteri" demek falan garip oluyor bana göre.

İkinci fikrim de şu: Tam bir karşılık bulmaktansa akla yatan, ağza garip gelmeyen bir kelime bulmak daha doğru geliyor bana. "Blog" kelimesi, "weblog" kelimesinin kısaltılmışıdır ve bizim buna "ağ kütüğü" diyecek halimiz yok sanırım. Aynı şekilde "ağ" kelimesini kullanmaya da gerek görmüyorum. "Bilgisayar" kelimesinin "computer"la ("hesaplayıcı") uzaktan yakından ilgisi yoksa "blog"un da, karşılık olarak kullanılacak kelimeyle bir ilgisi olması gerekmiyor. Elbette "fartaç" gibi saçma, sallama bir kelime de bulmamalıyız, "blog" kelimesinin anlamını da karşılamalı.

Üçüncü bir görüşüm var, bunda da ısrarlıyım ama bir anlamda ikinci fikrimle çelişiyor: "Gün" kökünden gelen herhangi bir kelimenin kullanılmasına karşıyım. Blog kavramında yazılar sık sık yazılmalıdır, ama sık sık yazılmak zorunda değildir. Hatta her gün yazılmak zorunda falan da değildir. Buna göre "günlük" veya "günce", blog'un anlamını kesinlikle karşılamıyor. Dahası, eşseslilik karmaşasına girmemek için günlük hayatta çok sık kullanılmayan bir kelimenin kullanılması veya yine "blog"un anlamını karşılayabilecek yeni bir kelime türetmek bana daha mantıklı geliyor. Örneğin "Recep Tayyip Erdoğan günlük tutuyormuş." dendiğinde bir günlük mü tutuyor, yoksa bir blog mu tutuyor? Karıştırılabilir.

Lak lak konuştum, önerim yok mu benim? Var: yazıt.

Kelimeye yakından bakalım. Önce anlamı: bir kimse veya bir olayın anısını yaşatmak için bir şey üzerine kazılan yazı, kitabe. Yani "yazıt"ın kullanılan anlamı, "blog" kavramına çok da karşı değil gibi. Bunun yanında kökü, eki bakımından da "blog" kavramına bir zıtlığı yok. Üçüncü güzelliği de günümüzde tarih, arkeoloji gibi konular haricinde "yazıt" kelimesini neredeyse hiç kullanmadığımızdan dolayı "yazıt" kelimesi, diğer kullanımlarla karıştırılmaz. Tek kötü tarafı bu kelime kabul edilir ve kullanılmaya başlanırsa "yazıt yazarlığı" gibi bir kullanımın ilk başlarda garipsenecek olması. Yine de unutmayalım ki millet "kompüter"den "bilgisayar"a geçerken de "bilgisayar" çok garipsenmiş, hatta yadırganmış.

Özetle: Önerim "yazıt" kelimesidir; "günce"ye, "günlük"e de ölümüne karşıyım :). Sizin görüşlerinizi de bekliyorum.

http://www.5min.com/Video/Penn--Teller-on-how-the-buzzsaw-trick-works-30593635

İllüzyonistlerin testere numarasının nasıl yapıldığını az çok biliyoruzdur, bu videoda da nasıl yapıldığı ayrıntılarıyla açıklanıyor ama bir farkla. Bayılıyorum bu Penn & Teller'a yav.

Kategoriler: Hayatımın Arşivi
  • 11'e çeyrek kala uyandım.
  • 4'e kadar evdeydim. Birkaç tane South Park bölümü izledim, yeni açtığım İngilizce WordPress blog'uyla ilgili fikirler ürettim (Site açık ama faal değil, dileyen bakabilir.) falan.
  • 4'te evden çıkıp önce geçen hafta gittiğim seslendirme ajansına (Doğru bir tabir mi kullandım, emin değilim.) gittim ve ikinci deneme kaydımı verdim. Biraz daha geliştirdiğimi fark ettiğini söyledi ofisteki adam, sevindim.
  • Günün Olayı: Kayıttan sonra çıkıp Olgunlar Sokak'a geçip evden getirdiğim, zamanında 63 liraya satın aldığım 4 ÖSS kitabını 8 liraya ikinci el olarak sattım. Hepsini eskitmiş olsam içim yanmazdı ama ikisine dokunmadım bile, diğer ikisinde de toplam 25 sayfa falan çalışmışımdır - kitapların toplam sayfa sayısı 1000'e yakındı.
  • Oradan Dost Kitabevi'ne girip, bir hafta önce bir yerde görüp çok merak ettiğim Cahillikler Kitabı adlı kitabı satın aldım. Yanlış bilgileri doğrulayan yüzlerce bilgiden bahsediyormuş; örneğin bukalemunların ortama göre renk değiştirmediklerini, panter diye bir hayvanın var olmadığını, maddenin 15 hali olduğunu, insanların 4 tane burun deliğinin olduğunu falan anlatıyor. Çerez kitaplardan yani, ama içerik bakımından çok ilginç ve gereksiz de olsa yanlış bilgilerimi düzelteceğini iddia ettiği için kafadan değer verdiğim bir kitap. Allah ile Aldatmak'la beraber okuyacağım.
  • Oradan da eve döndüm. Dönmeden önce Tansaş'a uğrayıp süt, mısır gevreği ve babaannem için şampuan aldım.
  • Akşam yemeğinden sonra film izleyecektim, gece Teke Tek'in olduğunu hatırlayınca vazgeçtim.
  • Teke Tek'te Tuncay Özkan ve Sevan Nişanyan konuktu. Ben hayatımda bir insanın bilgisizliğinden dolayı bu kadar ezildiğini görmedim, yemin ederim bazı noktalarda içim acıdı, adamcağızın dramatik bir şekilde oradan ayrılmasını ve en azından gururunun benliğinde kalmasını istedim. Sevan Nişanyan'dan bahsediyorum tabii ki. Tuncay Özkan sakin ama sivri bir dille ama daha da önemlisi bilgisiyle (Bilgi küpü çıktı adam!) Nişanyan'ı kekelettiği anlar falan oldu. Bir noktada da Nişanyan yaklaşık 45 saniye boyunca ağzı açık, laf yapmaya çalıştı ama ter bastı, kalemiyle oynamaya çalıştı falan... Fenaydı.
  • Şimdi de günümün özetini bitiriyor ve yatıyorum. İyi geceler.