Kategoriler: Hayatımın Arşivi
  • Yine 10 buçuk civarında uyandım. Bu sefer beni uyandıran, ASEM'deki hocamdan gelen telefon oldu.
  • Banyo yaptım öğle yemeğinden önce.
  • Öğle yemeğinden sonra, çok sonra, 4 buçuğa doğru dışarı çıkıp limon, domates, arpa şehriye (İlk kez duydum bunu.), çikolata, gazoz, süt, Akşam ve Sözcü gazeteleriyle Oyungezer, Uykusuz ve Penguen dergilerini alıp eve döndüm. Ne çok şey almışım be?
  • Scrubs izlediğimi söylesem, son günlerimin özetlerini okuyanlar şaşırmaz sanıyorum. Okumayanlar da şaşırmaz gerçi, niye şaşırsınlar ki? Sen şaşırdın mı mesela?
  • Akşam Çok Güzel Hareketler Bunlar'ı izledim. Önceki haftadaki kirli sakallı, inanılmaz komik adamın olmamasına rağmen geçen haftakinden daha beter çatladım gülmekten.
  • Oyungezer'i okudum, bitirdim gibi.
  • İyi geceler.

Aslansın İ. Melih! başlıklı yazımda bizi kobay gibi kullandığı için İ. Melih Gökçek'i eleştirmiştim, ama bizi kullanması dışında bir sorunu yok gibiydi. Sonuçta adam bize temiz su veriyordu... sanıyorduk en azından. Teknoloji Herşeyim adlı blog'da yazan Hakan Yamanoğlu'nun bildirisi, acı haberi verdi.

Kızılırmak suyu ishal yapmıyormuş. Oleeey!
Kızılırmak suyu kanser yapıyormuş. Hass.ktiiir!

Melih Gökçek geçen hafta 15 (aslında 21 - BÜ) gün boyunca "gizlice" Ankaralılar'a Kızılırmak suyu içirdiğini itiraf etti. Ardından "bakın, ishal vakaları artmadı" diyerek yaptığının ne kadar iyi olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Ama Tıp Kurumu'ndan gelen raporlar Gökçek'i yalanlıyor. Kızılırmak suyunda arsenik çıktı!

Cumhuriyet Gazetesi'nin haberine göre, Tıp Kurumu bir araştırma yaptı. "Kızılırmak Suyu Raporu" ile Ankara'ya verilen Kızılırmak suyundaki arsenik miktarının, kanser riski taşıdığı, Tıp Kurumu'nun raporuyla da ortaya çıktı.

Araştırmanın sonucuna göre Kızılırmak suyu ishal yapmıyor ama kanser yapıyor. Üstelik numunelerde arsenik miktarı düşük gösterilmiş. Ankaralılar'ı gelecekte "mesane, akciğer, cilt, böbrek ve karaciğer kanseri" bekliyor. Üstelik suda arsenik kadar tehlikeli olan kadmidyum hiç ölçülmemiş...

(...)

ARSENİK MİKTARI DÜŞÜK GÖSTERİLMİŞ

Kızılırmak suyunun Ankara'ya verilmesinden 6 gün sonra, 13 Mayıs 2008 tarihli ASKİ raporunda, ham ve arıtılmış su numunesindeki değerlere yer veriliyor.

Buna göre, arıtılmamış su örneğindeki arsenik miktarı 12.1 mikrogram/litre. İvedik'te arıtıldıktan sonra ise arsenik değeri 1 mikrogramın altında gösteriliyor.

Geleneksel arıtma yöntemleriyle, arsenik miktarının bu kadar düşük düzeylere nasıl çekildiğinin açıklanması gerekiyor. Bilimsel literatür ışığında, ASKİ'nin geleneksel arıtmasının ham sudaki arsenik düzeyini 1 mikrogram/litreye indirmesi mümkün değil.

Kaynak: İnternet Haber

Bu durumda ne yapılır a dostlar, sorarım size? Bir aydır kanserojen suyla yıkadığı sebzeleri yiyor Ankara. Ankara, bir aydır arsenikli suyla yıkanıyor, abdest alıyor. İçme suyu alamayacak kadar şanslı olmayan aileler bir aydır kanserli su içiyor!

Haberi okumaya devam edince bir nebze rahatladım: Arseniğin vücuttaki etkisi 15-20 yıl sonra görülüyormuş! 15 yıl boyunca kanser olmayacağım demek ki, ne güzel.

İ. Melih'in tepkisini, bir açıklama yapmadan tahmin edebiliriz. Şu cümlelerin bir karışımını koyacaktır ortaya:

"Bunlar bilimsel olmayan açıklamalar efendim."
"Şimdi biz suyu harmanlayarak verdiğimiz için o arsenik etkisiz olacak. Tabii."
"Bak şuradaki sazanlar kanser olmuş, ehehe!"
"Bunlar hep provoke edici raporlar, tahmin ediyorduk böyle açıklamaların yapılacağını."
"Bütün bu raporlar, ne kadar anti-demokratik bir sistem içerisinde cebelleştiğimizin su götürmez sonucudur."

Şimdi ne yapacağız? Basit: Pazardan aldığımız bir kilo domatesi, her zamanki gibi musluk suyuyla yıkayacağız. Artık kanserli diyebileceğimiz bu domatesleri bir torbaya dolduracak ve sevmediğimiz insanların suratına fırlatıp 15 yıl içerisinde ölmelerini zevkle izleyeceğiz. O sevmediğiniz i...leri de siz seçin artık.

Kategoriler: Hayatımın Arşivi
  • 10 buçukta, kimden geldiğini hatırlayamadığım bir telefonla uyandım.
  • Gün boyu sıkıntıdan 5 yazı birden yazdım. Bu özet, altıncı yazım olacak.
  • Babaannem eve döndü. Eskişehir'de bir nikaha gitmişti.
  • Scrubs izledim durdum. Şimdi bile bir bölüm daha izlemeyi düşünüyorum. Manyağım sanırım.
  • İki kez dışarı çıktım bugün. Biri akşamüstü, akşam yemeği için beş simit ve iki açma almak için; diğeriyse akşam 10 gibi, yalnızca dolaşmak içindi. İkinci çıkışımda McDonald's'tan dondurma aldım.
  • İyi geceler.
Kategoriler: On Bağlantı
  • Bağlantı #301: Daha yeni duyduğum Dergi.biz adlı blog'un, Limk'ten bildiğim yazarı Wrzl, blog'larının alan adlarında isimlerini kullanan blog yazarlarıyla söyleşi yapmış.
  • Bağlantı #302: Manyak profesör Ali Suna, kredi kartlarına laf atmış bu sefer. Aslansın Ali, ben de kıl oluyorum o iğrenç kartlara. Yine de biri bankamatik kartı, diğeri 300 lira limitli iki tane kartım var maalesef.
  • Bağlantı #303: Eray Endeş ve Selim Yörük'ün bir projesi varmış, Listeny diye. Sanırım en son ben haber veriyorum bu olayı gulucuk.
  • Bağlantı #304: Opereyşın'dan klostrofobi fobisi (?) hakkında bilgi. Kapalılık korkusu.
  • Bağlantı #305: Hafif'ten süper bir yazı: Kitap Alınırken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar. Aslında bir yazı dizisinin ilk kısmıymış. Faydalı.
  • Bağlantı #306: Webrazzi yazarı Ersan Özer, bilgisayar ve internetteki büyük yazılım ve uygulamalarda yapılan akıl almaz Türkçe hatalarını yazmış. Yahoo! Mail'in iki hatası da süper.
  • Bağlantı #307: Yine Hafif'ten 2 Tenorun Film Gibi Hikayesi adında güzel bir öykü.
  • Bağlantı #308: Erdal Ertürk, tarih kitaplarına girecek genişlikte bir yazıyla Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatını anlatmış. "Helal." diyebiliyorum yalnızca.
  • Bağlantı #309: Benim değişen yorum bölgesine yeni eklenen avatar'lardan, yani kullanıcı resimlerinden herkeste yok, ama bu avatar'ı olanları özel kılmıyor. Siz de kendinize bir avatar istiyorsanız E. Ali Yüksel'in bu yönergesini takip etmelisiniz.
  • Bağlantı #310: Okan Yüksel'den, hayatımıza yeni giren (en azından son zamanlarda sıkça duymaya başladığımız) liboşluk zihniyetinin tanımı.

Bu arada şimdi fark ettim ve soruyorum: E. Ali Yüksel'le Okan Yüksel arasında bir bağ var mı?

Corpse Bride (2005)

Stop-motion tekniğiyle yapılan animasyon filmlerine özel bir saygım vardır. Tim Burton'a da saygım vardır. Dolayısıyla filmi sevdim. Filmi övmek için çaba harcamak yerine (Gerek yok.) film hakkındaki, pek gerekli olmayan ama çok eğlenceli bilgileri sıralayarak filmi tanıtacağım. Buyrun:

  • 55 haftalık bir çekim olmuş.
  • Çekimde toplam 109,440 ayrı kare fotoğraf çekilmiş. Düşün artık.
  • Her gün filmin en fazla 6 saniyesi çekilebiliyormuş.
  • Birden fazla sahne yaratıldığı için o sahnelerde eşzamanlı çekimler yapılabiliyormuş. Öyle ki, 32 sahnenin aynı anda çekilebildiği bir zaman olmuş. Yuh.
  • Apple'ın Final Cut Pro adlı yazılımıyla yaratılan ilk stop-motion filmiymiş.
  • Kullanılan kuklalar, silikon kaplı paslanmaz çelik zırhlarmış. Nedenini anlamadım, bilmiyorum.
  • Bu filmde, neredeyse bütün stop-motion animasyonlarında kullanılan "değiştirilebilir kafa" tekniği yerine (Yani mesela karakterin gülmesi için kafanın üstündeki normal ağzı çıkarıp gülen ağzı koyuyorsun.) şekli otomatik olarak, tek komutla değişen malzemeler kullanılmış. Daha kolay olacağı sanılırken çok daha zorlaşan bu teknikten muzdarip bir animatör, gece kendi suretini otomatik olarak, tek komutla değiştirdiği kabuslar görmeye başladığını söylemiş.
  • Filmde Lord Finnis Everglot, Victor Van Dort'a bir sefer yanlışlıkla Vincent demişti. Bu, Tim Burton'ın ilk stop-motion animasyonu Vincent'a bir göndermeymiş.
  • Bazı yerler (örn. bir mumun yanması için stop-motion tekniği kullanılamadığından) mecburen MiniDV kamerayla çekilmiş.
  • Sahneler daha kısa sürede çekilsin diye bazı karakterler için birden fazla kukla yapmışlar. Emily ve Victor'un 14, Victoria'nın 13 kuklası yapılmış.

(Kaynak) (Bir kaynak daha)

Eğlendik, di' mi? Bitti yazı.

Kategoriler: Beyn'im Gelişiyor

Taslaklarımın başlıklarını bundan sonra yan menüde yayınlayacağım. Yazıyla aynı başlığı paylaşan yan menü kutusundan takip edebilirsiniz. Her taslağı yayınlayacağım diye bir kaide yok; bazen içimi dökmek için sayfalarca yazıp sildiğim oluyor. Yine de bir yazının uzun süre boyunca taslaklarda durduğunu görürseniz lütfen motive etmek için dürtün beni.

Bir şey daha: Bir konu hakkında yazmamı isterseniz (Gerçi neden isteyesiniz ki? İyice megaloman oldum ben de.) e-posta atın, aklıma yatarsa yazayım.

Hatta bir şey daha: Bu özelliği eklerken Beyn'e üyelik sisteminin gereksizliğini sorgulayıp yan menüdeki üyeye özel paneli kaldırdım. Bir süre böyle deneyeyim, ses eden olmazsa üyeliği tamamen kaldıracağım.

Şiir denemeleri

03.06.08

İlk kez yapacağım bunu. Isınma turları iki tane gereksiz derecede gülünç şiirden oluşuyor, sonrasında gerçek duygularım ve düşüncelerimi acemice dizelendirmeye çalışmalarım. Bir şiirimde kendi buluşum olan bir tekniği denedim. Bakın bakalım nasıl olmuş. Eleştirmeyi unutmayın.

----------

İçimde var olan nefret
Kanıma karışmış nefret
Sinir bozucu bir müzik gibi rahatsız eden nefret
Bağırarak kurtulacağımı sandığım nefert
Ay yanlış yazdım
Nefret!
Çok sinirliyim lan!

***

Küçücük bir kızın yatağının altındaki canavar
Büyük ihtimalle yok öyle bir şey
Ama belki de var
Canavar...
Halbuki kızın yatağının altında bir dana var!

***

Dünyaya hep kuşbakışı bakmak isterim.
Binlerce metre yüksekten insanlığın çöküşünü izlemek...
Sonra kendimi o yükseklikten aşağı bıraksam...
Yere varana kadar herkes birbirini öldürse de,
Yere vardığımda son ölen insan ben olsam...
» Yazının tamamı için tıkla

The Shining (1980)

Böyle arada sırada anlayabileceğimi düşünüp Stanley Kubrick gibi dev adamların filmlerini izlemeye kalkarım. Çoğu zaman da bi' b.k anlamam, yarısında kapatırım filmi. The Shining'in de çeşitli noktalarında bırakın filmi, bilgisayarı kapatmak istedim ama sebebi sıkılmam değil, rahatsız olmamdı.

Film gerçekten insanda farklı duygular uyandırıyor. Artık Stanley Kubrick'in acayip yönetmenlik anlayışından mı, Stephen King'in bir romanının filme uyarlanışından mı yoksa Jack Nicholson'ın şeytani bakışlarla dolu korkulası doğaçlamalarından mı bilmiyorum ama filmi iki tane yarım saatlik ara vererek izleyebildim.

Tabii bahsettiğim üç etmen, filmde bulduğum bir hatayı bertaraf edemez: Ben Jack Nicholson'ın delirme sürecinde, delirmesine yol açan etmenleri tam olarak göremedim, görsem de hissedemedim. Diyorlar ki yalnızlık etkilemiş onu. Yok öyle bir şey, Stanley Kubrick'e akıl verecek birikime sahip değilim ama insan o yalnızlık sürecini, hızlı hızlı geçen günleri çok kısa sahnelerle işleyerek yalnızlığın adamı nasıl sarmaladığını anlatır beya!

Bir de çocuk var, babası dövdü de kolu çıktı diye telepatik güce kavuşan. Çocuk (artık adam tabii, benden büyük) rolünü gerçekten çok iyi oynamış, tebrik ediyorum çocuğu (adamı). Ama Kubrick efendi çocuğun psikopatlaşmasını da anlatamamış bence. Ama şaka maka, çocuk bisikletiyle otelin içerisinde gezerken çok fena geriliyoruz.

Filmin en sevdiğim tarafı, müzikleri, daha doğrusu efsanevi orkestra şefi Herbert von Karajan'ın eşliğinde hazırlanan gürültüleri oldu. Gerilim olduğunda yaylıların dayanılmaz derecede fena bir gürültü çıkarmasıyla tüyleri diken diken olmayacak bir bireyi bireyden saymam ben.

Stephen King'in aynı isimli romanının daha farklı olduğundan bahsediyorlar, o yüzden roman için aynı şeyleri söyleyemem büyük ihtimalle. Romanı okumak istemiyorum.

Kesik kesik tanıttım ama film hakkındaki düşüncelerimi az çok anlatabildim sanırım. Özetlersem: Film şahane ama çok sinir bozucu. Bir de filmdeki bazı eksiklikler filmden kopmamı sağladı. Bu.

Kategoriler: Hayatımın Arşivi
  • 10 buçuğa doğru uyandım. Aslında çok iyi bir zamanda uyanmıştım çünkü saati 12'ye beş kala olarak belirlenmiş muayenemden önce bir de banyo yapacaktım. Ne var ki, uyku sersemliğimden dolayı yaptığım bir sersemlik sonucu geri yattım.
  • 11 buçukta tekrar uyandım. Alelacele giyinip, bırakın banyo yapmayı, yüzümü bile yıkamadan dışarı çıktım. Kahvaltım da bakkaldan aldığım Hanımeller ile Ice Tea oldu.
  • Metroyla Magnet Tıp Merkezi'ne ulaştım ve tam zamanında kardiyoloji bölümünün önüne geldim. Yalnız bencil doktorlardan birine denk gelmiş olmalıyım ki, adam öğle tatiline erken başlamak istediği için 1'de gelmemi istedi. Ses etmedim, terasımsı bir balkona oturup çantamdaki Kırmızı-Beyaz'ın son sayısını okumaya başladım.
  • 1'de tekrardan doktorun odasının önüne geldim ama bu sefer de muayenenin gereksizliğini fark edip (Teşhisim zaten anksiyete bozukluğu olarak konmuştu ve kesinleşmişti cuma günü.) binadan çıktım ve yürüyerek (ve müzik dinleyerek) eve döndüm.
  • Banyo yapıp, Scrubs izleyip, bilgisayar karşısında sırt büküp kıç büyüttükten sonra tekrar evden çıktım ve Kızılay'a, Açı Dershanesi'ne gittim. Gitmeden önce Sakarya Caddesi'ndeki bir yerde yemek yedim.
  • 5 buçuktaki deneme sınavına yetiştim. Yalnız niyeyse soruları, 2007 ÖSS'sine göre çok ağırlaştırmışlar, ÖSS-1'de bile ancak 15 soru yapabildim. Sıkıldım, sınavın yarısında çıktım.
  • Eve döndüm, bilgisayar karşısına geçip Scrubs izlemeye, sırt bükmeye ve kıç büyütmeye devam ettim.
  • Akşam krep yaptım, yedim. Birkaç kere bakkala gitmemi gerektirdiyse de uğraşmama değdi ve zar zor bitirebildiğim, içi Nutella dolu üç tane kreple beraber çeyrek litre kolayı mideye indirdim. Ha, kolanın kapağındaki şifreyi yollayıp top da kazandım gulucuk. Birkaç güne kargolarlar diye tahmin ediyorum, bir keresinde de çatal-bıçak takımı kazanmıştım. Cidden.
  • Yalnız Nutella hakkında söylenenler yanlışmış, onu anladım. Keyfimi yerine getirmedi, çok mutlu etmedi Nutella yemek.
  • Akşam Corpse Bride'ı izledim. Arada annemler arayıp ADSL bağlantısı hakkında yarım saate yakın bir görüşmeyle filmi bölmüş olsalar da filmi çok beğendim.
  • The Shining'in tanıtımını da unutmuşum, onu hatırladım filmi izlerken. İkisini de tanıtacağım yarın.
  • İyi geceler.

Birkaç gündür kendi kendime konuşuyorum. Bunu yazdığımda insanlar garipsedi haliyle. Anlatamadığım nokta şu: İstemsiz bir şekilde kendimi kendimle konuşurken bulmuyorum; bilerek ve isteyerek konuşuyorum kendimle. Ben deli değilim!

Kendinizi düşünürken gözlemlemeye çalışın. Düşünceler kafanızdan o kadar hızlı geçiyor ki, birkaç dakika içerisinde her ayrıntısı düşünülmüş bir hırsızlık veya akşam karınızı kendinize bir defa daha aşık etmek için son derece romantik bir akşam yemeği planlayabiliyorsunuz. Saniyede trilyonlarca işlem yapabilen bir süperbilgisayardan söz ediyoruz. Bu süperbilgisayar sizin bir parçanız ve vücudunuzla koordine bir şekilde çalışıyor. Kendi parçanızı yönetmek, onunla anlaşmak da çok çok kolay. Onu öyle iyi anlıyorsunuz ki; kafanızdan her saniye geçen binlerce kelimeyle, hatta bazen kelimelere gerek duymaksızın, görsellerle düşüncelerinizi çok kısa sürelerde tamamlayabiliyorsunuz.

Sizin parçanız olmayan herhangi biriyle veya bir şeyle anlaşmaksa daha zor, haliyle. Konuşursun, yazarsın, dövüşürsün, jest ve mimiklerinle görsel bir anlatım sergilersin... Ama bir insanla iletişim kurmanın yollarından en yaygını konuşmaktır herhalde. Yine de saniyede binlerce kelime kullanarak veya görselliği her anlamıyla, tam anlamıyla kullanmak mümkün olmaz konuşurken. Hatta öyle ki, sen ne kadar hızlı konuşursan konuş, ne kadar görkemli bir görsel anlatım sergilersen sergile, karşındakinin anlama yeteneğine göre daha da yavaşlaman gerekebilir. Böyle bir durum, beyinle olan iletişimden binlerce kat daha yavaş.

Örnekle açıklayayım: Sesli olarak "Yediyle üçü toplarsak on eder." deyin. Daha bu cümleyi sesli okumaya karar verirken bile kafanızda bir yedi rakamıyla bir üç rakamı belirdi ve hemen sonrasında 10 sayısını gördünüz, yanlış mı? Cümleyi olabildiğince hızlı okuyun. Bir saniyenin biraz altında okuduğunuzu tahmin ediyorum, ben bir saniyeyi çok az geçtim. Peki beyninizde ne kadar sürdü o işlemi yapmak? Yirmide bir saniyeyi geçmemiştir. Kesin bir şekilde zaman tutamayız ama aradaki farkı düşündüğünüz zaman o farkın büyüklüğünü görebilirsiniz.

Bu durumda beyinle, daha doğrusu insanın kendisiyle olan iletişim şekli çok şahane ve çok güzel geliyor, değil mi? Öyle olsa gerek, hızın elzem özellikler arasına girdiği çağımızda insanın kendisiyle düşünce hızında iletişim kurması nasıl kötü olabilir ki?
» Yazının tamamı için tıkla