Aslında sandığımız kişi miyiz?

Aslında sandığımız kişi miyiz?

Olduğumuzu düşündüğümüz insan aslında kim?  “Bu benim” dediğimiz kişi aslında taşıdığımız genler mi, kafamızda kurguladığımız “ideal tip”e uyma çabalarımız mı, kaderin bize getirdikleri karşısında verdiğimiz tepkimeler mi, yoksa ilahi bir yöntemle bize bahşedilen bir hediye mi?

Belki bunlardan sadece biri, belki de hepsi? Bu etmenlerin etkililik oranları kişiden kişiye farklılık gösteriyor tabii. Bazılarımızda çevre faktörü daha baskın olabilirken, bazılarımızda ise genler ya da kendi oluşturduğumuz ego daha etkili olabilmekte ve bunun matematiksel bir dağılımı henüz mevcut değil. Bu nedenle bu konuya daha çok bir sosyal gözlemci olarak yaklaşmak istiyorum.

Hepimiz kendi karakterlerimizi adlandırabilir ve sınıflandırabiliriz. Neleri sevip sevmediğimizi, ilgi alanlarımızı, siyasi görüşlerimizi, nasıl bir insan olduğumuzu, hatta nadiren olsa da kendimizde yanlış gördüğümüz davranışlarımızı kolayca dile getirebiliriz. Bu karakteristik özelliklerimizin hangilerinin genetik, hangilerinin çevre faktörünün sonucu ya da Tanrısal bir bahşediliş olarak doğduğuna cevap aramaya çalışırsak kendimizi ve çevremizi daha iyi anlayabileceğimizi, tabulara ve önyargılara daha farklı bir şekilde yaklaşabileceğimizi düşünüyorum.

Bu soruları cevaplamaya çalışırken, sanırım işe en kökten şekilde, en başından başlamak gerekiyor. Yani doğumumuzla… Öncelikle dini bir inancı olan ya da olmayan herkesin en bilindik adıyla ‘kader’ denilen bir olguya inandığına hemfikir olabileceğimizi düşünüyorum. Çünkü bu olgunun hepimizin yaşamlarına etki ettiği yadsınamaz bir gerçek. Çok emin olduğumuz ve her türlü önlemini ve garantisini aldığımız bir kararın hiç beklemediğimiz bir şekilde sonlanması gibi, ya da çok sevdiğimiz birisinin hiç beklenmedik bir nedenle ölümüne engel olamadığımız gibi, içinde doğduğumuz aileyi, vatanı, örf ve adetleri, yaşam standartlarını seçme şansımız olmadığı gibi…

Bir başka etmen, kendi kafamızda yarattığımız ‘ideal birey’ kurgusu olan egomuz. Aslında egomuz çoğunlukla kendi yazıp yönettiğimiz bir kurgunun eseri olmasına rağmen, yine de içinde bulunduğumuz çevreden etkilenebilmektedir.  Çünkü olmak istediğimiz kişi her ne kadar kendi çevremizde alışılagelmiş birçok tabuya başkaldırır özellikler taşıyor olsa da, bu durum ancak belli bir yaşa eriştikten sonra ve ancak ailemizden, çevremizden çok daha farklı özelliklere sahip başka bir ortamda bulunabilmişsek, yani ‘diğer alternatifleri’ görebilmişsek gerçekleşir. Ancak eğer farklı ortamlarda deneyimler kazanmamışsak, aslında tamamen şahsi bir kurgu olan egomuz bile içinde bulunduğumuz çevrenin doğru ve yanlışlarına göre şekillenir. Çünkü her canlı gibi insanoğlu da, yaradılışı gereği kabul görme ve çevresi tarafından uyumlu olarak nitelendirilme ihtiyacına sahiptir.

Yine de oluşturduğumuz egoyu büyük ölçüde kendi özgün seçimlerimiz belirler. Müzik zevkimiz, okuduğumuz kitaplar, tanıştığımız insanlar, sevdiğimiz renkler kendi kafamızda yarattığımız ideal bireye uyma çabamızda bize yol gösteren unsurlardır.

Peki ya genlerimiz? Her insanın geninde şiddet, öldürme, nefret, bencillik, sevgi, yardımseverlik, yalan söyleme, şefkat, zeka gibi özellikler vardır ancak farklı boyutlarda. Yani bir katil, öldürme içgüdüsüne sahip olduğu için değil, bu içgüdü diğerlerine göre daha ağır bastığı için katildir.

Son olarak, bazılarımızın inandığı, bazılarımız ihtimal bile vermeyeceği, yaratıcı bir varlık tarafından bizlere bahşedilen özellikler… Dini inancımla alakası olmadığı halde, böyle bir faktör sanırım göz ardı edilemez. Yoksa aynı aile ve çevrede büyümüş, benzer genleri taşıyan öz kardeşlerin hepsinin tamamen zıt karakterlere sahip olması nasıl açıklanabilir?

Kişiliğimizi oluşturan farklı etmenlerin ışığında şöyle bir düşünürsek, biz gerçekten olduğumuz kişi miyiz, yoksa bu bir tesadüf mü? Mesela bugün Türkiye’de terörist düşüncelere sahip bir ailenin içinde yetiştirilmiş, eğitim almamış, beyni yıkanmış bir çocuk düşünelim. Bu çocuk büyüdüğünde ve birçok masum insanın ölümüne neden olduğunda hepimiz ondan nefret edeceğiz. Peki nefret etmemiz gereken çocuğun kendisi mi yoksa onu bu şekilde acımasızca feda eden koşullar mı? Eğer o çocuk Japonya’da, modern ve bilinçli bir ailenin çocuğu olarak doğsaydı, yine terörist olacak mıydı?

Ya da biz farklı bir coğrafyada, farklı inançlara sahip bir toplulukta doğup büyüseydik, şu an olduğumuz kişi olacak mıydık? Yine aynı siyasi ve dini görüşlere sahip olacak mıydık? Şahsen ben dünyaya gelmeden önce bana böyle bir şey sorulduğunu ve bir tercih yaptığımı hatırlamıyorum, ya siz? Farklı bir kader, şans döngüsü şu an olduğumuzdan çok daha farklı bir insan olmamıza neden olabilirdi.

Dolayısıyla, kişisel doğrularımız, inandığımız ideolojiler, dini inançlar, tabular aslında içinde bulunduğumuz çevrenin bize dayatmalarıdır. Bu yüzden farklı bir insanı, düşünceyi, kültürü eleştirirken, aslında seçtiğimizi sandığımız tarafın da bize ait olmadığını hatırlamalıyız.

Milyonlarca insanın yaşadığı, milyarlarca galaksinin olduğu bir evrende tek bir doğrunun olması mümkün değil. Önemli olan, belli bir taraf tutmak değil, ‘doğru olduğunu düşündüğümüz şeyi’ yapmaktır. Bu doğru kalbimize ve vicdanımıza ait olmalı, belirli bir kesimin takdirine değil. Önemli olan kendi kendimizi sınıflandırarak kategorilere ayırmak değil, farklılıklar arasında bir denge kurmaktır.

Sinem GüngörSinem Güngör: Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünde okumakta. Amatör olarak tarih,siyaset ve astronomiyle ilgileniyor.

Yorumlar

Dikkat: Yorum yapanın yaptığı yorumdan yalnızca yorumu yapan sorumludur.

Duyurular