Baltalanan Türk dahiler

Baltalanan Türk dahiler

Einstein’ın, Steve Jobs’un ya da Beethoven’ın bir Türk olduğunu düşünün. Anadolu’nun herhangi bir şehrinde doğduklarını ve göçle birlikte İstanbul’a yerleştiklerini hayal edin. Bugün biz hâlâ bu insanların adını biliyor olur muyduk? Cevap: “Hayır.” Bu konuda oldukça eminim. Gelin yakından inceleyelim.

Çocukluk yıllarında çok fazla koştuklarında hemen anneleri tarafından sırtlarına bir havlu sokuşturulur. Yemekleri sürekli anneleri tarafından hazırlanır, ağızları dahi anneleri tarafından silinir. Annenin bu korumacı tavırlarına karşın, babadan korkulur ve çocukluk yıllarından yufka yürekli babamız yapılan yaramazlıklardan sonra bir iki tokat atarak otoritesini sağlar.

İlkokul yıllarında ise anne ve babanın bu tutumunun yanında bir de sevgili öğretmenlerimizin cetveli ile tanışılır. Aileleri çok başarılı olmalarını, iyi bir lise ve üniversite eğitimi aldıktan sonra çocuklarının memur olarak hayatını kurtarmalarını istemektedirler. Çünkü ülke kültürümüz olduğundan, memuriyet “yatışın” vücut bulmuş halidir. Okul sıralarında öğrencilerin önlerine sürekli sorular konulur ve nasıl çözebilecekleri öğretilir. Tam 12 yıllık temel eğitim sonunda çocuklarımızın öğrendikleri tek şey karşılarına çıkabilecek soru türlerini nasıl çözebildikleridir. Bu sırada daha çocuk yaşlarda dershane kültürü ile tanışmışlardır tabi. 15 yaşında günde 300 soru çözen bir deha!

Tabii ki üniversiteyi kazanırlar ancak eğitim kültürümüzün bir parçası olarak “öğretmenin gösterdiği yolla soruların çözülmesi” tekniği asla terk edilmez. Çünkü bizim eğitim sistemimizde, bireylerin hayatta ne ile karşılaşacaklarını bildiğimiz için buna göre hazırlarız gençleri. Hayatlarının hangi aşamasında (ÖSS, LYS, KPSS, iş Mülakatı vb.) hangi sorunun kendilerine ne zaman sorulacağı bellidir.

Gençlerimiz lisans eğitimini tamamladıktan sonra ilk amaç her zaman için KPSS olacaktır. Çünkü memuriyet rahat meslektir, hayatları kurtulur. Sabah 8.00 – akşam 17.00 çalışırlar, işsiz kalma korkuları yoktur, emekliliklerinde iyi maaş alırlar. Eğer KPSS olmazsa, özel sektörde çalışmaya başlarlar ve hayatları boyunca bu böyle devam eder. Lakin bu kişiler asla bizim bildiğimiz Einstein, Steve Jobs ya da Beethoven olamazlar. Her ne kadar dünyaya çok büyük yeteneklerle gelmiş olsalar dahi bu imkânsıza yakındır. Bunu görmek için son yüzyılda kaç tane böyle insana sahip olduğumuza bakmak yeterlidir. Bu, ülkece “salak” olduğumuz için vuku bulan bir hadise değildir. Dünya üzerindeki her toplum kadar biz de zekiyiz. Ancak sorunumuz zekâ değil, zekânın karşılaştığı ve yaşam boyunca etkileşime girdiği uyarıcılardır.

Bizim eğitim sistemimizde düşünmek, sorgulamak, farklı bir bakış açısıyla dünyaya bakmak yani “sıra dışı” olmak kabul edilemez. Sıra dışı olanlar için sürekli bir baskı oluşturulur. “Neden sen de arkadaşların gibi değilsin?”, “Komşunun oğlu bıdı bıdı yapıyor, sen niye yapmıyorsun?” gibi sorular hep sorulur. Aile içinde yaşanan bu baskılara bir nebze olsun göz yumsak bile akademik dünyanın bizzat kendi eliyle yaptıkları akıl alır gibi değil. Resmen cinayet işliyoruz.

Şu anda bir birey ortalama olarak 16 yıllık bir eğitim hayatı sürdürür. Bu süreç içerisinde “soru sormak” eğitiminin genelinin %0,1’ini bile oluşturmaz. Yukarıda da belirttim; bireyin karşılaştığı tüm sorunlar bilinmektedir. Ancak dünyayı değiştiren insanlara baktığınızda, sorulara doğru cevap vermelerinin önemli olmadığını görürsünüz. Asıl önemli olan kimsenin düşünmediği, kimsenin aklına gelmediği soruları sormalarındaki becerileridir.

Bizim eğitim sistemimiz bireyin her türlü sorusunu reddeder. Soru sorabilmek için yaklaşık bir 25 yıllık eğitim hayatını başarılı bir şekilde tamamlamanız gerekmektedir. Ondan sonra gerekli mevkilere gelerek soru sorabilirsiniz ancak. Daha öncesinde sizi önemsemezler. 25 yıl bu eğitim sisteminde eğitim gördükten sonra da soru sorma yeteneğinizi kaybedersiniz zaten.

İlkokula başladığınız o günü hatırlayın. Öylesine heyecanlı ve hevesle oturmuştuk ki sıralara; hemen defterimizi açıp beklemeye başlamıştık. Sonra ne oldu o merakımıza, heyecanımıza dersiniz?

Özgür Adem IşıklıÖzgür Adem Işıklı: 1988 yılında İstanbul'da doğdu. Profesyonel mesleği Bilişim Öğretmenliği olmasına rağmen Yazılım Uzmanı olarak çalışmaktadır. Toplumsal meseleler, hukuk ve demokrasi ilgi alanları içerisindedir.

Yorumlar

Dikkat: Yorum yapanın yaptığı yorumdan yalnızca yorumu yapan sorumludur.

Duyurular