Gezi Sonrası “Bağzı Yannışlıklar”

Gezi Sonrası “Bağzı Yannışlıklar”

Ateş İlyas Başsoy,

Gazeteci Ateş İlyas Başsoy, Gezi Parkı eylemleri sonrası yapılan bazı düşünce hatalarını kişisel sitesinde bir üçleme halinde yayınladı. Kendisinin de izniyle, üçlemeyi Beyn’e taşıyoruz. Yorumlarınız eksik olmasın.

Yannış 1: “Gezi sonrası Türkiye’yi analiz etmek için Gezicilerle konuşmalıyız”

Gezicileri tanımaya, anlamaya çalışmaya bir itirazım yok ama Gezi sonrasını analiz etmek bununla sınırlı değil. Gezi’den sonra esas değişim, AKP seçmeninde görüldü ve bence esas bu durum çok iyi analiz edilmeli…

Gezi’den sonra AKP seçmeninin üç katmanı farklı kimyasal tepkiler verdiler.

1 – AKP’ye siyasi olarak veya maddi menfaatleriyle oy veren bir kesim (ki bunlar AKP’nin %30’unu, genel seçmenin %15’ini geçmez) Gezi’den daha keskinleşerek, liderlerine daha güçlü biat ederek çıktılar.

2 – AKP seçmenin yaklaşık %20’sini oluşturan cemaatlerin oyu ise bu süreçte AKP’den iyice ayrıştı. Bunun nedeni Gezi’nin ilk günlerindeki yoğun polis şiddetinin bizzat AKP üst yönetimi tarafından “dış kaynaklı” olarak nitelendirmesiydi. Sonradan “Almanya’yı kast etmiştik” diye kıvırsalar da “dış kaynak”tan anlaşılanın “okyanus ötesi” olduğu gün gibi ortadaydı. MİT’le yükselen kavga, Gezi’yle doruğa çıktı. Cemaat ve AKP’nin arası şimdilik milkport gibi dursa da, bu olsa olsa fırtına öncesi milkportluğudur…

3 – AKP seçmeninin diğer yarısı, Türkiye seçmeninin de %25’i olan “AKP iş yapıyor, o nedenle oyumu veriyorum” partisi, namı diğer Selim Türkhan Partisi ise Gezi’den dağılarak çıktı. Artık yek vücut olmuş, homojen bir Selim Türkhan kavramı yok. Selim Türkhan diye adlandırdığım siyasetsiz seçmenin on bir yıldır sarsılmaz başbakan inancı bir soru işaretleri girdabında can çekişiyor. Siyasetsiz seçmenin bir kısmı (hatta büyük bir kısmı) hala AKP’ye oy verecekse de bu eskisi gibi inançla olmayacak. Ayrıca dış siyasette “Biz ne lan Mısır’dan Suriye’den?” ve ekonomide “Dolar aldı başını gidiyor” cümleleri yükselmeye devam ettikçe daha fazla siyasetsiz seçmen AKP’yi terk edecek. AKP seçmenin %10′ u (Türkiye genelinin %5’i) kadar bir kısım ise daha şimdiden asla geri dönmeyecek biçimde AKP’den koptu.

Burada önemli bir nokta var, AKP’den kopan bu beş puanlık seçmen, AKP’ye en rasyonel nedenlerle oy veren, AKP’nin sokakta, fabrikada, plazada savunucusu olan, AKP’yle direkt bağı olmadığı için söylemleri tarafsız bulunan ve bu nedenle çok etkili olan bir seçmen. Hatta AKP açısından en önemli seçmen. Bu kitle nedeniyle AKP hiçbir şey yapmasa da sokaktaki fısıltı gazetesi hep AKP lehine çalışıyordu. Gezi’den sonra bu kesim AKP’yi kesin olarak terk etti. O kıymetli fısıltılar kesildi hatta AKP aleyhine kamuoyu oluşturacak biçimde çalışmaya başladı.

Bu seçmenler şimdi sokakta, evde, plazada “Ufacık bir park için bunca zorbalığı göze alan adama ülke emanet edilmez” diyor. Ne AKP ne CHP farkında ama zurnanın zırtı tam burada.

İşte bu nedenle bence, Gezi’yi analiz etmek için Gezicilerle konuşmak yetmez. AKP’yi bırakan ve yeni bir “makul söylem” arayan beş puanlık kitleyle konuşmak, onları anlamak, onlara çözümler üretmek gerek.

Umarım meclis ve meclis dışı her türlü muhalefet bu durumu bir an önce analiz eder.

Yannış 2: “Adamlar çok fazla abi, hiçbir şey değişmeyecek”

Sıkça duyduğum ve en sinir olduğum sözlerden biri. Ne sandın arkadaş, bir eylemle AKP mi bitecekti? Şimdi ne yapacaksın, küsüp evine mi çekileceksin?

Öncelikle herkes şunu bilmeli, AKP’nin yok olmasına imkan yok. Dini siyasi malzeme olarak kullanıp, dalavereyle güç toplamak Türkiye’de yüzlerce yıl önce de vardı, her zaman da olacak. Kimi arkadaşlar öyle saf hayallere kapıldı ki, Gezi’den sonra AKP’nin yıkılacağını ve güneş batarken kızla oğlanın öpüşeceğini filan zannettiler. Böyle bir şey hiç olmayacak. Mücadele hep vardı, hep de devam edecek.

Meşhur Dönerci Ali Usta’ya dönerlerinin lezzet sırrını sormuştum. “İşin sırrı sensin” demişti. Meğer işin sırrı her gün binlerce kişinin oradan döner yemesi ve dönerdeki etin bu nedenle ateşte kurumadan servis edilebilmesiymiş. Hiç müşteri gelmese, döner kuruyacak ve o lezzet kalmayacak… Lezzetin nedeni müşteri, müşterinin nedeni lezzet. İki taraflı bir kazanç dengesi.

AKP’nin gücünün sırrı da aldığı muazzam oy. Bu oyu aldığı için büyük çıkar gruplarını finanse edebiliyor. Kısacası AKP’nin kazanç dengesi Dönerci Ali Usta’nın kazanç dengesi gibi: Güçlü olduğu için oy alıyor, oy aldığı için güçlü oluyor.

Bu dengenin bozulması AKP’nin gücünü “kaybetmeye başlaması” ile gelecek. Özenle tırnak içine aldım ve “kaybetmesi” değil, “kaybetmeye başlaması” dedim. Eğer AKP, 2011’de oyunu üç puan artıracağına üç puan düşürseydi, bugün yaşadığımız baskıların çoğunu yaşamayacaktık. Bunu seçimden dokuz ay önce yazmış ve söylemiştim: AKP’nin oyu düşerse gücü düşer, gücü düşerse oyu düşer, oyu düşerse gücü düşer ve bu fasit daire bir eşikte blok kopmalara kadar gider. (Bakınız ANAP). Resim dışarıdan göründüğü gibi değil, AKP’nin içinde birbirini öldürecek kadar nefret içinde devasa kurt vadileri var. En ufak bir güçsüzlük anında bu vadilerde ne kuyular kazılacak…

Çevrenizde bir çok AKP’li görmeniz size yanıltmasın. AKP’nin en az yüz bin maaşlı personeli bulunuyor, iktidar değiştiğinde önlerine çıkacak yolsuzluk dosyaları dağ oldu. Bu telaşla seslerini yükseltmeleri kimseyi yılgınlığa sürüklemesin.

AKP’nin çekirdek oyunun içinde bile gidişten son derece rahatsız, 2011’den beri yükselen otoriteden hoşnutsuz çok sayıda kişi var. Düşüş başladığında dosyaların, belgelerin bir çoğu bu kitlelerden gelecek. Gün gelecek gücün kalmadığını gören popo kılı olmakla övünenler bile başka popolara göç edecek. Hep öyle olmadı mı? Başbakan o kadar çok kalp kırdı, o kadar çok kişiyi bastırdı ki yalnızlaşması Führerbunker bahçesine varana kadar devam edecek.

Bu nedenle hayalciliğe kapılmadan, kısa vadede değişimi yetersiz bulup moral bozmadan, çıkar çevrelerinin telaşlı ve şikeli seslerinden yılmadan sabırla ve sebatla mücadeleye devam etmek önemli.

Adamlar çok olabilir ama emin olun ki, biz kadınlar, eşcinseller, sosyalistler, anarşistler, dışlanmışlar, yoksullar ve “yeter artık” diyenler, onlardan çok daha çokuz.

Yannış 3: “Armudun sapı, üzümün çöpü”

İngiliz sağının mümtaz şahsiyetleri “abuk sabuk” müzikler yapan gruplara “serseri” (punk) demişti. Bu küfür, şaşırtıcı biçimde, müzik tarihinin en asil akımlarından birinin ismi oldu.

Türkiyeli egemenler de ülkenin geleceği idealist gençlere “çapulcu” deyince, buna toplumun çoğunluğu isyan etti. “Çapulcu” tanımı, tıpkı “punk” gibi sahiplenildi.

Gezi’den sonra iktidarın stratejisi şuydu: Eylemcileri “halk” gibi değil bir avuç “çapulcu” gibi göstermek.

Egemenin (sadece “bağış” olanı değil, hepsinin) protestocuları yok etme çabası aylarca devam etti. Açık yalanlar (camide içki içtiler, bacımı dövdüler vb) aylar boyunca ana akım medyadan ve yüz bile kızarmadan pompalandı, devlet terörü en şiddetli biçimiyle silahsız külahsız gençlere kusuldu. Çok kıymetli kardeşlerimiz bu devlet terörü sonucunda hayatlarını kaybetti ve bir kısmı da kalıcı yaralar aldı.

Tüm bunları biliyoruz. Aslında şaşıracak bir şey yok: domuz domuzluğunu yapıyor.

Ama bu arada biz de “bağzı yannışlık”lara düşüyor olabilir miyiz?

Örneğin birbirimize mâna bulmak, birbirimizi ölçüsüzce eleştirmek, hatta birbirimizle kavga etmek gibi? Siyasi veya siyaset dışı grupların bir başka muhalif grubu ötekileştirmesi, dışlaması gibi?

Oysa dereyi geçerken tavır değiştirilmez. Bu nedenle herkes, birbirine karşı ölçülü olmak zorunda.

Bizler siyaseti yükseltip, herkese ve her gruba bir kulp taktıkça tam da iktidarın istediği şey olur: Dağılırız, azalarız ve kolayca yenilebilecek küçük lokmalara döneriz.

İktidarlar halk muhalefetini yok etmek için herhangi bir simge ünlü seçip onu mimlerler, bunu da genellikle en ılımlı, en makul kişilerden seçerler (bakınız Memet Ali Alabora) Bu kişilere toplu bir linç başlatırlar ve demek isterler ki “Ey halk, bak biz böylesine ılımlı bir insanı bile harcamaktan çekinmiyoruz. Sana kim bilir neler yaparız?”

Bu bilinçli bir algı bükme politikasıdır ve esas amaç hep aynıdır: Muhalefeti dağıtmak ve etkisizleştirmek.

Halk bu sistemli baskı aygıtına en iyi direnci kinlerini, bilgiçliğini bir kenara bırakarak yapar. Bazen haklı bile olsan, kardeşini kırmamak için geri çekilmek erdemdir. Herkes sizin kadar politik olmayabilir, herkes sizin kadar “her şeyi” biliyor olmayabilir. Ne olursa olsun, haksızlığa karşı ayağa kalkmış bir kişiyse onu aşağılamak, ona bilgiçlik taslamak doğru ve faydalı bir davranış değildir.

Bu tip algı savaşları dönemlerinde, ünlü insanlara bilmediğimiz baskılar yapılır. Baskıların, şantajların sonucunda kimi ünlülerin gardları düşer, kimileri biraz Stockholm sendromu, biraz da baskılar nedeniyle egemen gücün yalakası haline gelebilirler.

Benim önerim açıkça ihanet edenleri görmezden gelmek, usulca çark edenleri ise hoyratça eleştirmemektir. İşin aslının ne olduğunu bazen yıllarca bilemeyiz. Bir kişiye fırsat vermek, bazen o kişinin ötesinde simgesel ve stratejik anlam taşır.

Bu nedenle armudun sapı, üzümün çöpü demeden, boş muhabbeti değil etkili muhalefeti yükselterek, şiddet ve ötekileştirme dilini kullanmaksızın hepimiz el ele vermeliyiz.

Bazen bazı dostlarımıza kızsak bile tartışmaya girmemeye çalışmalıyız. Tartışma kaçınılmazsa da karşılıklı saygı ve anlayışı asla terk etmemeliyiz. Ve ne olursa olsun, kendimizi bir şeyin merkezi, sözcüsü filan ilan edip başkalarını küstürmemeliyiz.

Biz birbirimize laf attıkça, iktidar hepimize taş atmış olur. Hem de kolu bile yorulmadan…

Bunu hangimiz isteriz ki?

Yorumlar

Dikkat: Yorum yapanın yaptığı yorumdan yalnızca yorumu yapan sorumludur.

Duyurular