Kadınların yarattıkları eşitlik paradoksu

Kadınların yarattıkları eşitlik paradoksu

Kadına yönelik şiddet ve cinsel ayrım vakalarında tek sorumlu olarak erkekleri görüyoruz. Peki erkeklerin kadına yönelik psikolojik ve fiziksel şiddetinin temelinde yatan şey nedir, hiç düşündük mü? Cevabımız hemen hazır: ataerkil toplum yapısı.

Ataerkil toplum yapısı nasıl oluştu ve neden hala bitirilemiyor? Bu noktada, kadının aciz bir varlık, cinsel bir obje, korunması ya da saklanması gereken, dünyaya erkeğin kölesi olmak için gönderilen bir obje olduğu düşüncesinin her ne kadar yaratılması aşamasında olmasa da, korunması ve daha da güçlü bir şekilde yayılması aşamasında baş aktör bizzat kadınların kendisidir.

Bunu anlamak için sadece günlük yaşamımızda gözlem yapmamız yeterli. Her şeyin temelinde, erkek ve kadın bireyleri de yetiştiren annelerimize bakalım. (Vereceğim örnekler toplumun tamamına yapılmış bir genelleme olmamakla beraber, maalesef büyük kesimini oluşturmaktadır. İstisnalar tabii ki mevcuttur.) Toplumumuzda kadınların çoğu eşlerini ve erkek evlatlarını ilahlaştırıp, kendilerini ve varsa kız evlatlarını sadece ev işlerinden ve koca memnuniyetinden sorumlu, tabii bir de çocuk yapması gereken bacak arası bir obje olarak görmektedir. Bu durumu içselleştirdikleri gibi, evlatlarına da bunu empoze etmektedir. Erkek evlatların tek görevi; yiyip içip, gezip tozup, iş bulup, uygun (güzel, bakire, ev işlerinden anlayan, erkeğin ailesine saygılı) bir kızla evlenmesidir. Erkek evlat gece yarılarına kadar gezip tozabilir, istediği kızla yatıp kalkabilir, hakkıdır, erkek adamdır sonuçta, ihtiyaçları vardır. Çalışsa iyi olur tabii ama çalışmasa da olur, kapı gibi ailesi dururken, evde yemeğini, ütüsünü, temizliğini yapan annesi dururken ne gerek, biz bakarız ona, o gezsin yeter ki, delikanlı adam sonuçta…

Bu düşünce yapısının benimsetilmesinde amcanın, dayının vs. “Ooo aslan yeğen, erkek adam erkek!” gibi sırt sıvazlamaları da vardır elbet ancak her şeyin başı annelerdir. Bu tarz kadınlar erkek ilahlaştırmasına ve kendi kendini ezmeye önce kocasından başlar, sonra oğluyla devam eder. Bu yöntemlerle kadınlar, toplumumuzdaki erkeklere “O erkek, her şeyi yapma hakkına sahip. İstediği her şeye sahip olma hakkına sahip.” bilincini aşılamaktalar. Sonuç: sevgili olma teklifini reddeden kızı arabayla takip etme, dövme, tecavüz etme, yakarak öldürme. Neden? Çünkü annesi o zamana kadar istediği her şeyi yapabileceğini söylemiş, dolayısıyla elde edemediği şey karşısında çılgına dönmüş. Çünkü o “aslan”, o “paşa”, o “ağa”, o asar, o keser… “Erkek o erkek!”

Kız evlatlar ise annenin varisi olmaya hazırlanır, doğduğu andan itibaren. Kızın görevi ev işlerinde, yemekte, namusta, güzellikte bir numara olmaktır. Aa lütfen, güzellik olmazsa olmaz, bir kız ne kadar güzelse o kadar değerlidir. Özgecan’ın katlinden sonra bile hepimiz “Vah vah çok da güzelmiş yazık olmuş!” demedik mi? Çirkin olsa müstahak oysaki. Dolayısıyla bir kadının güzel olmak zorunda hissetmesi yine kendi kafasında oluşturduğu “cinsel obje olma” olgusunun başlangıcıdır.

Toplumumuzda yetiştirilen bir başka kız evlat modeli de, “prenses” modelleri. Bazı aileler, özellikle anneler kız evlatlarını bebekliklerinden itibaren seks objesi olarak yetiştirmekteler ve bunun farkında değiller. Henüz yeni doğmuş bebeklere leopar desenli kıyafetler, çocuk yaşta “tarz” bir şekilde giydirmeye çalışmalar, bacak bacak üstüne atıp bir kadın edasında konuşmaya çalıştığında şak şak yapıp “Ayy ne kadar tatlı buuu!” diyerek kadınsılığın daha çocukken takdir edilerek beyinlere işlenmesi… Her istediğini yaparak, karşılığında hiçbir sorumluluk öğretmeyerek, hayatı anlatmayarak, şımartılarak yetiştirilen, narin, kırılgan, hayattaki tek derdi şık giyinmek, güzel ve seksi olmak olan kadınlar yetiştiriliyor. Kadınlar bizzat kendi kendilerini cinsel obje olarak lanse etmekten haz alıyor.

Bizler “Kadın dediğin…” ya da “Erkek dediğin…” diye tanımlamalarda bulunarak bazı karakteristik özellikleri sadece kadına ya da erkeğe ait olmalı şeklinde düşünerek, daha en başında zihinlerimizde cinsel ayrımcılığı başlatıyoruz.

Biz kadınlar yaptığımız birçok davranış biçimiyle kendi acizliğimizi kabul ettiğimizi gösteriyor, ondan sonra da erkeklerin bize eşitlikçi bir bakış açısıyla yaklaşmalarını bekliyoruz. En basit örneklerden gidecek olursak: Karşı cinse karşı aslında öyle olmadığımız halde kendimizi narin göstermeye çalışmak, çantamızı taşıtmak, hesabı ödetmek ya da katıldığımız eylemlerde kadın-erkek eşitliği yerine “pozitif ayrımcılık” istemek, acizliğimizi kabul etmektir.

Üst üste gelen kadın cinayetlerinden sonra ne önlemler aldık? Erkek kardeşlerimizi ya da evlatlarımızı karşımıza alıp, kadın ve erkek eşitliğinden bahsedip, kadına yönelik şiddetin nasıl kötü bir şey olduğunu mu anlattık? Hayır. Geceleri sokaklara çıkmama kararı alarak kendi kendimizi kısıtladık ve kadınların aciz olduğunu bizzat kendimiz kabul ettik.

Biz kendi acizliğimizi kendimiz kabul etmişken, erkeklerin bize eşit davranmasını nasıl bekleyebiliriz? Kız çocuklarımıza onların bacak arasından ibaret olduklarını, başka hiçbir değeri olmadıklarını empoze eden davranışlar sergileyip sonra başka erkeklerin onlara cinsel istismarda bulunmamasını nasıl bekleyebiliriz? Kız ya da erkek evlatlarımıza hiçbir sorumluluk yüklemeden, her şeyi hazır ellerine vererek, yetişkinlik çağına kadar çocuk gibi davranarak onlardan nasıl mantıklı davranmalarını bekleyebiliriz? 25-26 yaşına gelip de tek başına şehir dışına çıkmamış, hiç çalışmamış, tek başına hiçbir işi beceremeyen, fatura yatırmasını bilmeyen, topluluk içinde konuşmasını beceremeyen, özgüvensiz çocuklar yetiştirip, ondan sonra başkalarının onlara zarar vermeyeceğini umarak nasıl yaşayabiliriz?

Biz kadınlar eşitlik istiyorsak, eşitmişiz gibi davranmalıyız, aciz gibi değil. Öncelik tanınan davranışlar beklemek acizliğini kabul etmektir.

Sinem GüngörSinem Güngör: Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünde okumakta. Amatör olarak tarih,siyaset ve astronomiyle ilgileniyor.

Yorumlar

Dikkat: Yorum yapanın yaptığı yorumdan yalnızca yorumu yapan sorumludur.

Duyurular