Ne olacak bu memleketin hali? (3. Bölüm)

Ne olacak bu memleketin hali? (3. Bölüm)

imtols-logo

Bu yazı dizisindeki tüm yazılar

(Uyarı: Ekonomist değilim, hiçbir şey değilim. Çok iyi okonomiyaki pişiririm sadece, parmaklarınızı yersiniz. Grafikler, Gerçek Türkiye’nin Grafikleri çalışmasından alıntı. Anlatımdaki ufak rakamsal hataları önemsemiyorum ama kavramsal hatalar varsa, doğrusunu yazdığınız sürece benle istediğiniz kadar dalga geçebilirsiniz)

Önceki bölümdeki “hikayenin” altını dolduralım. Amacım ülkenin battığını kanıtlamak değil. Daha yeni Hindistan’dan döndüm, gerçekten kötü bir ülke nasıl olur, bir fikrim var. Amacım minimum fular ve biraz siyaset sosuyla, ekonomiyi anla(t)mak.

(Bana kalsa bu seviyedeki her şeyi ilköğretim müfredatına sokardım. Din, vatandaşlık, coğrafya, geometri, kimya…hepsi bekleyebilir. Öncelik kritik düşünce, ingilizce, ekonomi, bilgisayar, tarih ve ahlak felsefesi olmalı. Bir de bilardo.)


Büyüme ve Perspektif

Hayattaki çoğu şey -aslında ışık hızı dışındaki her şey- bir referans noktası olmayınca anlamsızlaşıyor. Ekonomik büyüme de farklı değil. Mesela meydanlara çıkıp “Türkiye 2015 yılında da büyüdü, hem de %3.3” dersem, kafanızda oluşturmak istediğim iki düşünce vardır: “Vay be, iyi büyümüşüz” + “helal olsun başkan, senin sayende oldu”.

Halbuki benzer ülkelerle kıyaslayınca, birçoğunun %3 civarı büyüdüğünü görüyorum. Demek ki “senin sayende olmadı”, daha genel bir etken var (Örnek: gelişmiş ülkelerden kaçan sıcak paranın yarattığı göstermelik büyüme).

Hatta bazı gelişmiş ülkelerin de yakın bir hızla büyüdüklerini görüyorum. Öyleyse “vay be, iyi büyümüşüz” kısmı da yanlış. İsraille aynı hızda büyümeyi, koca ABD’den sadece %0.8 daha hızlı büyümeyi niye kutlayayım?

Siyasetçi için kilit nokta, bu kıyasların yapılmasını önlemek. Bunu hem bilgi kirliliği ile hem de perspektif edinme ihtiyacını baltalayarak yapıyor. Sürekli tekrar sonunda, anlamadıkları rakamları alkışlayan insanlar yaratılıyor.

Ancak kötü gidişat sırasında, sınırlı bir perspektif, siyasetçinin en iyi dostu oluverir. Örneğin %5 küçüldüğümüz 2009 yılında, başka küçülmüş ne kadar ülke varsa, hepsinin isminin o meydanlarda anons edildiğine emin olabiliriz. “Benim yüzümden olmadı, daha genel bir etken var”.


Hangi Büyüme

Perspektif kıtlığı çekilen bir diğer alan da, büyüme rakamlarının kendileri. Büyümeyi hesaplamanın bir çok yolu var. Bizim en sık duyduklarımız en isabetli olanlar değil, en şişik olanlar. Mesela grafikteki milli gelirimiz, son 12 yılda %460 artmış. 1 sandalye olmuş 5.6 sandalye. Peki siz 12 sene öncesine göre kendinizi 5.6 kat daha zengin hissediyor musunuz? (Evet diyenler, bağış butonu orada duruyor).

Bu manasız bir rakam, çünkü enflasyonun etkisini düşmüyor. Sandalyenin fiyatı her sene %10 artarsa, kağıt üstündeki milli gelir, 10 seneden az bir sürede ikiye katlanır.

Türkiye’nin gerçek büyümesi %80. Yani 1 sandalye olmuş 1.8 sandalye. Bu yeni rakam, biraz önce sorduğumuz “peki benzer ülkelerdeki büyüme nasıldı” sorusunu da daha manalı kılıyor. %460 öyle bir rakam ki, başkalarının ne yaptığını umursamam bile. Ama 12 seneye yayılmış %80’lik bir büyüme, bir çok ülke için erişilebilir gözüktüğünden, kıyas ihtiyacımı arttırır.

Eski insanın bilgiye ihtiyacı vardı ama hakkı yoktu. Modern insanın ihtiyacından fazla bilgiye erişimi var ama onu işleyecek kabiliyeti yok (algıda seçiciliğin kölesi). Post moden insanınsa bilgiye ihtiyacı dahi kalmadı, tehlike burada. “Bilgi” ve “gerçek”, isteğe bağlı üretilebilen ve altyapısı olmayan insana kolayca yedirilebilen metalar olunca, bir süre sonra bu katmanı aradan çıkarıyoruz ve sırf inançla, hissiyatla devam ediyoruz.

Genelde bu tip rakamlara dolar bazında bakmak daha yararlı, çünkü doların enflasyonu liranın enflasyonundan daha az, dolar daha stabil. Fakat son yıllarda biraz fazla stabildi. Niye?

ABD faizleri düşük tuttu. Bu sayede parası olmayanı harcamaya teşvik ederek, durgunluktan çıkmak istedi. Fakat her ekonomi politikasının arka yüzü de vardır, bununki de parası olanı ülkeden kaçırmak (ABD’de %1 faiz alacağına, dolarını Türkiye’ye TL’ye çevirip %10 faiz alıyor). Türkiye gibi ülkelerde dolar bollaştı. Öyleyse neden değeri azalmadı? Çünkü Türkiye cari açık veriyor. O doları kasasında tutmak yerine, aldığı malların ödemelerinde kullanmak zorunda. Her sene daha çok dolar ülkeye girdi ve daha fazla harcama karşılığı, girdiği gibi çıktı. Dolayısıyla dolar kuru senelerce fazla oynamadı.

Yaptığımız üretimi, her sene enflasyonla daha da şişmiş olan TL üzerinden hesaplıyoruz ve bunu geçen senenin kurundan dolara çeviriyoruz. Enflasyon kurdan hızlı arttığı sürece, aynı sayıda sandalye üretsek dahi, dolar bazında da zenginleşmiş gözüküyoruz.

Bu tamamen yalan dolan bir zenginlik değil. Sonuçta o sandalyeyi satınca, geçen seneye kıyasla daha fazla iPhone alabiliyorum. Aldınız da zaten. Ama bu geçici bir zenginlik. ABD’deki faizler normalleşmeye başlayınca, dolar oraya geri dönüyor. (Faizler normalleşmeli, aksi halde durgunluktan çıkan ekonomi, bu sefer fazla ısınacak, parası olmayanların kredi harcamaları sayesinde fiyatlar, yani enflasyon artacak). 2015 yılında kur değişince, 70 milyar dolar “fakirleştik”. Onu bırak, son iki ayda %20 daha fakirleştik. Artık bir sonraki iPhone’u rüyanızda görürsünüz. Yıllarca ucuz doların ekmeğini yiyen siyasetçiler, epey bir süre dolar bazında hiç bir rakam anons etmezler.

Büyüme rakamlarını manasız kılan bir diğer etmen de nüfus artışı. Aslında bir ülkenin toplam ekonomik büyüklüğü manasız bir veri değil. Dış siyasette harcanacak kozu belirliyor. Yahut projelerin büyüklüğünü. 1 trilyon dolarlık kalabalık ve fakir bir ülkeyi düşünün. Bu ekonominin %20’sini doğrudan etkileyen bir devletin gireceği altyapı yatırımları veya askeri projeleri büyük olacaktır. Vatandaşları refah içinde yaşayan 100 milyarlık bir ekonomideki devlet ise, bırak %20’yi, %80 kontrol sahibi olsa dahi, o kadar büyük projelere giremeyecek.

Fakat büyüme, siyasetçiler tarafından refah ile eşanlamlı kullanılıyor, sorun bu. Çok sandalye ürettik ama onlara oturacak kıç sayısı da arttı. M.Ö 8 bindeki bir tarım toplumunda da nüfus %2 artınca üretim %2 artıyordu ama refahları aynıydı.

Tabii bizim teknolojimiz ve sermayemiz olduğu için, nüfus artışından hızlı büyüyoruz. Grafikte görüldüğü gibi, kişibaşı gelirden kur oynamalarının etkisini çıkarınca, 13 yılda %50’lik bir artış kalıyor. %80’lik gerçek büyümenin yarısından fazlası, nüfus artışından kaynaklı değil yani. Tabii 2016 rakamları durumu kötüleştirdi ama başta demiştim, rakamların tam doğru olmaları mühim değil.

(Ama bu teknolojinin yarattığı bir sorun var: Mevcut işsizlik oranını sabit tutmak için dahi, yani kabaca refah seviyesini düşürmemek için, her sene %4 civarı büyümemiz lazım. Ancak bunun üstü “başarı” sayılabilir. Aranızdaki inekler farketmiştir “ama TR nüfusu %4’ten daha yavaş artıyor”, öyleyse niye işsizliği korumak için %4 büyümemiz lazım?”. Çünkü teknoloji yüzünden verimlilik de artıyor. Aynı miktarda sandalyeyi üretmek için daha az insana ihtiyaç var artık. Hem işini kaybedenlere iş bulacaksın, hem de yeni gelenlere. Bu genel bir sorun, yani her ülkenin minimum büyüme oranı, nüfus artışından fazla olmalı. Fakat aradaki fark her yerde aynı değil. Kimisi, verimlilik artışı yüzünden zengin olanlara (sandalye fabrikası sahibi) ek vergi koyuyor ve o vergiyi, işini kaybedenlere aktarıyor. Yani verim artışı, gelir adaletsizliğine ne kadar etki ediyorsa, refahı sabit tutmak için gereken minimum büyüme de o kadar az oluyor.)

Tüm bu kur farkları, enflasyon, nüfus ve verimlilik artışı gibi faktörleri işin içine katan asıl gösterge, satın alım gücüne oranlanmış kişi başı gelir.

Ortalama bir AB vatandaşının satınalım gücünü 100 kabul edersek (birimi yok, sizin için 100 sandalye olsun), ortalama bir Türk’ün 53 sandalye alım gücü var. AB’nin sonlarındayız. Tek geçtiğimiz ülkeler, eski Osmanlı vilayetleri olan ve savaşlarla perişan olmuş bazı Balkan ülkeleri. Macaristan, Romanya, Yunanistan gibi diğer eski vilayetlerimizdeki insanlar, “imparatorluğun başkentindeki” bir insandan daha çok sandalye alabiliyorlar.

Dünya sıralamasında da 2015’te IMF’ye göre kişibaşı gelirde 65. sıradaydık. 2003’te 63. Bu hızla ilerlersek 2250 yılına kalmaz, ilk yirmiye gireriz. Fazla yağlı yemezseniz belki o günleri görürsünüz.


Devletin Malı Deniz, Çünkü Borçlanıyor

Türkiye’de bollaşan dolarlardan bahsettik, öyleyse şu “borçlanma” işine girelim. Bu, çorba edilmeye en müsait konulardan. Eğer seçmenin yarısı bütçe açığı, cari açık ve dış ticaret açığı arasındaki farkı biliyorsa, ben de ne olayım.

Devletin verdiği bütçe açığı, anlaması en kolay olanı. Devlet harcamaları, ülke ekonomisinin bir bölümü. 100 liralık sandalye üretiyorsam, 30 lirasını devlete veriyorum, o da bununla fabrikama yol, su, elektrik getiriyor. Şaka şaka, elektriğin parasını da ayrıca ödüyorum zaten. Onun yerine yandaki camiye imam atıyor, maaşını veriyor. Elektrikle değil iman gücüyle sandalye üretiyoruz. Hem karbon salınımı da az, imam osurmadığı sürece.

Türkiye devleti, topladığı vergiden fazlasını harcıyor. Bu yıllık açığı, birilerinden borç alarak kapıyor. Yerli yatırımcıdan, yabancı devletten, farketmez. Bu rakam mevcut borca ekleniyor.

Şimdi, bu borçlara, yukardaki gibi brüt rakam cinsinden bakmanın pek bir yararı yok. Perspektif lazım. Mesela borcu toplam ülke üretimi cinsinden hesaplamak. Bizde bu rakam %40–60 arasında seyrediyor. Yani millet senenin 6 ayı boyunca yemeyip içmeyip sırf devlete çalışsa, o borç anca ödenir.

Bu borç seviyesi çok kötü değil. İtalya’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın devlet borçları, üretimlerinin %100’ünden de fazla. Fakat onlarda devlet, vatandaşına para harcadığından bu borç edinilmiş. Eğitimi, sağlığı, tatili, emekliliği olsun, bireysel gelişmişlik fazla. Türkiye ise, vergi yükü görece fazla bir ülke olmasına rağmen (son 12 senede bu yük arttı, üretimin %30’u vergiye gidiyor) ve üstüne borç edinmesine rağmen, OECD’nin en az sosyal harcama yapan ülkelerinden biri.

Grafik bunu açıkça gösteriyor: Batı Avrupa devletleri, tüm ülke üretiminin (sadece devlet bütçesinin değil) dörtte birini sosyal harcamalara ayırmışlar. OECD ortalaması beşte bir. “Sosyal devlet” akla gelmeyecek ABD’de altıda bir. Bizdeyse onda bir.

Daha sonra göreceğimiz gibi, işsizlik zaten yüksek olduğundan millet serbest piyasadan geçinemediği gibi (sandalye üretemiyorum), devletten de sandalye yardımı alamıyor. Bu insanlar nereye oturacaklar?

Borçlanmayı ölçmenin bir başka yolu da kişi başına düşen borç artışına bakmak. 1923–2003 arasındaki harcamalardan sonra, devletin borç bakiyesi, kişi başı 3600 lira idi. Sonraki 12 yılda ise bu bakiye 5000 lira arttı.

Bu artış, refah artışıyla paralel değil. Daha sonra göreceğimiz gibi,

  • İşsizlik zaten yüksek olduğundan millet serbest piyasadan geçinemiyor
  • Vergi yükü yüksek olduğundan milletdevleti sırtında taşıyor
  • Devlet bu vergilerin üstüne, her vatandaş başına ekstra 5000 lira borçlanmasına rağmen, millete az yardım ediyor.

Seçmenin kafası bunlara basmıyor olabilir ama borcu veren insanlar, yahut fon yöneticileri, devletin bunu devam ettirebilecek gücü olmadığını görüyorlar, nitekim…

Nihayetinde borçlanmanın aşırı mı olup olmadığını en iyi borç faizi oranlarına bakarak anlarız.

Faiz, her araç gibi, özünden kaynaklı bir iyiliğe veya kötülüğe sahip değil. Onu nasıl kullandığına bağlı. Kötü şartlar altında faiz bir sömürü aracı olur. Yeterince şeffaf bir sistemde ise objektif bir risk ölçüm aracı. Türk Devleti bu sene de açık verip, borç isteyecek. Bu devlete verilen borcun geri ödenme şansı nedir? Faiz bunu ölçer.

(Enflasyon etkisi de buna dahil. Düşünün ki bir sandalye almak yerine devlete 100 lira borç verdim. %10 enflasyon var, seneye sandalye 110 lira oldu. Devletse bana %5 faizle, 105 lira ödedi. Yani sandalye cinsinden bakarsak, devlet bana borcunun tamamını ödememiş oldu. Dolayısıyla %5 faiz, devletin borcunu geri ödeyememe riskini yeterince iyi yansıtmıyor. Seneye en az %10 faizle borç vermem lazım)

2016 yılında, Türk Devleti’nin uzun vade borç bulabilme yeteneği, Rusya’dan ve Yunanistan’dan bile az. İki ağır kriz geçiren ülkeden bahsediyoruz. Bütçenin 56 milyarlık kısmı, mevcut borçların faiz ödemesine gitmiş. Yatırım harcamalarının iki katı.


Bu bölümün sonu olarak, konuyu IMF’ye bağlayayım: 2002’de Türkiye’nin IMF’ye 22 milyar dolar borcu vardı. Yaklaşık 10 sene içinde bu borç sıfırlandı. AKP hala bundan ekmek yiyor, muhalefet de hala “AKP bunu başka borçla ödedi” diyor. Muhalefet yanlış değil ama normalde, IMF’nin borcunu başka borçla kapamak da iyi bir şey. Niye?

IMF, siz piyasadan borç bulamadığınızda devreye girer. O kadar risklisiniz ki %30–40 faizle bile borç bulamıyorsunuz mesela. IMF gelir ve “ben sana uygun faizle veririm, çünkü sen çökersen büyük kriz olacak, ama karşılığında şu şu şu reformları yapman lazım”. Bildiğin Düyun-ı Umumiye.

(Aslında “bilmediğin” demek lazım, zira bize okullarda bunu “emperyalistlerin paramıza el koyması” olarak öğrettiler ama bu reformların gelirleri ne kadar arttırdığından hiç bahsetmediler. Hani sanki Fransız devleti Osmanlı devletine borç vermiş, Osmanlı geri ödeyemeyince hazineye el konulmuş, bu para Fransız hazinesine aktarılmış. Halbuki iş bundan ibaret değil. Yabancı bankalar ve ufak yatırımcıların, Osmanlı’da birçok yatırımı var ve ülke çökerse, hepsi batacak. Ve bu çöküş kaçınılmaz çünkü Osmanlı o kadar aptalca yönetiliyor ki, doğru düzgün bir Maliye Bakanlığı dahi yok. Bir devletin en temel işi olan vergi toplamayı beceremediğinden, neredeyse 20. yy’da bile, vergi toplama hakkını açık arttırmayla özel girişimcilere (mafya) satıyor. Düyun-ı Umumiye bunları da düzenledi. Halen bile, Türk devletinin vergi gelirlerinin neredeyse %70’i dolaylı vergiden geliyor, kayıt dışısı fazla olan ekonomilerin bir semptomu bu).

Velhasıl, IMF’nin borcunu başka borçla kapatmak demek, piyasayı oluşturan irili ufaklı bir sürü aktörün Türkiye Devleti’ne bakıp, “adamlar toparladı, ben bunlara borç veririm” demesidir. Fakat bizimkiler bokunu çıkardı. 2002’de 86 milyon dolar olan devletin dış borcu, 2013’te 115 milyar dolar oldu. Yani piyasa sana veriyor diye almak zorunda değilsin ki. Zira piyasa borç verirken, “bu devlet bunu gelecek nesillere yararlı olacak şekilde harcasın” şartıyla vermiyor, vadesi neyse o zamana kadar bu devlet ayakta kalabilir mi, sadece ona bakıp veriyor. Bu yüzden 10 senelik tahvil faizleri çok yüksek.

Madem aldın bunca borcu, onu nereye harcadın? 56 milyar liralık senelik faize değecek yatırımlar yaptın mı? Dahası, devletin ötesinde, özel sektörün borçlanmaları nasıl? Bunların büyümeyi biraz arttırdığını gördük, peki işsizliği düşürdü mü? Issız acun kaldı mı?

Bu soruların cevabını tahmin edebiliyorsunuz, detaylarını da bir sonraki bölümde göreceğiz.

Bu yazı dizisindeki tüm yazılar

Yorumlar

Dikkat: Yorum yapanın yaptığı yorumdan yalnızca yorumu yapan sorumludur.

Duyurular