Ne olacak bu memleketin hali? (4. Bölüm)

Ne olacak bu memleketin hali? (4. Bölüm)

imtols-logo

Bu yazı dizisindeki tüm yazılar

(Uyarı: Ekonomist değilim, hiçbir şey değilim. Çok iyi okonomiyaki pişiririm sadece, parmaklarınızı yersiniz. Grafikler, Gerçek Türkiye’nin Grafikleri çalışmasından. Anlatımdaki ufak rakamsal hataları önemsemiyorum ama kavramsal hatalar varsa, doğrusunu yazdığınız sürece benle istediğiniz kadar dalga geçebilirsiniz)

Önceki bölümde ne gördük?

  1. Büyüme rakamları yanıltıcı.
  2. Gerçek büyüme refaha yansımıyor.
  3. Dolarla borçlanmak kolayken herkes büyüdü. Benzer ülkelerle kıyas önemli, yoksa işler iyiyken tüm krediyi siyasetçiler alıyor.
  4. Devletin edindiği borçlar görece az ama sosyal harcamalar artmadı. Para vatandaşın gelişimine gitmiyor.
  5. Piyasa ülkeyi riskli gördüğünden, para bulmamız zorlaştı ve bu risk tahlili, 2016 sonundaki gündemi içermiyordu dahi.

Şimdi borçlanmadan devam edelim ve özel sektör yoluyla, konuyu önce cari açığa, sonra işsizliğe, son olarak da başka insani gelişmişlik ölçütlerine bağlayalım. (“Yetmez ama evet” diyorsanız, sonraki bir yazıda her şeyi siyonistlere, İlluminati’ye de bağlarım, alkol seviyeme bağlı)


Özel Sektör Borcu Çok Arttı (“daha da artmaz” dedik…)

Artan dış borcun çoğu özel sektörden. Özel sektör borçlanması, devlet borçlanmasından daha iyi görülür, çünkü şirketler borç-yatırım analizlerini devlete kıyasla daha iyi yaparlar. Yani aldıkları borcu daha az çarçur ederler. Fakat burada aşırı borçlanma var. “Aşırılık” gibi subjektif bir ölçüte nasıl bakarız?

Devletin “bütçe açığı” kısmında görmüştük: 20 milyar dolarlık IMF borcunu kapattık ama şimdi neredeyse o kadar parayı (en son 56 milyar TL) her sene borç faizi olarak ödüyoruz. Oranlara bakınca bu kulağa geldiği kadar kötü değil, fakat aynı dönemde özel sektörün borç stoku %700 artmış. Bu rakamlar dolar cinsinden, yani enflasyonla şişmiyorlar. Peki Türkiye’nin dolar cinsinden reel büyümesi ne kadardı? %80 civarı.

Devlet, borçla şişen bütçesine rağmen sosyal harcamalarını arttırmıyordu (bireysel gelişim endeksleri düşük kalıyor), şimdi de görüyoruz ki özel sektörün borçları, üretime pek yansımıyor (GSYİH yavaş artıyor).

Aşırı borçlanmayı ölçmenin başka bir yolu da reel sektörün (finans kesimi dışındaki şirketler) döviz birikimlerine bakmak. Yukardaki kırmızılar, açığı belirtiyorlar. 174 milyar dolarlık borcun karşılığı kadar dolar yok şirketlerde. 2002’den beri nerdeyse 30 katlık bir açık artışı bu. Bu borçların vadesi gelince, şirketler bu doları nereden bulacaklar? Bankalara gidip soracaklar. Bankalar da birbirlerinden ve Merkez Bankası rezervlerinden temin edecek. Halbuki…

Merkez Bankasının rezervleri de artık kısa vadeli borçları karşılayacak seviyede değil. Bir dalgalanma olduğunda ve dolar arttığında, vadesi gelen borçları lirayla değil dolarla ödediğimiz için, borçlanan şirket zarara girer. Merkez Bankası piyasaya dolar salarak, kurun fazla artmasını engelleyebilir. Rezervler, milletin zararını bu şekilde azaltır. Ama bizde artık bu emniyet sübabı eriyor. Dolar eskisi kadar bol değil, kredi kuruluşlarının düşük notu yüzünden yenisi pek gelmiyor ve kalanı da yavaştan ABD’ye dönüyor, orada artan faizlerden faydalanmak için.

Özel sektör borçlarının toplam üretimi gerektiği kadar arttıracak yatırımlara dönüşmediğinden bahsettik. Bu yatırım verimliliğini ölçmenin bir başka yolu da, borçları ihracata oranlamak. Az borçla fazla ihracat yapabiliyorsan ne ala. Bizde durum tam tersi. İhraç ettiğimiz her dolar başına, borç ikiye katlanmış vaziyette. Bu da bizi, dış ticaret açığına ve cari açığa getiriyor…


En Fazla Cari Açık Veren 4. Ülke

Dış ticaret açığı, ülkece (özel sektör + devlet) dışarıya sattığımızdan fazlasını dışardan almamız demek. Yukardaki tablo aslında iyimser çünkü açığın önemli bir kısmını yaratan petrol fiyatları son zamanlarda düşüktü. Şimdi o fiyatlar dolar bazında çıkınca ve dolar karşısında lira değer kaybedince, ikili bir şok yaşıyoruz. (Merkez bankası rezervleri bu şokları atlatmak için önemli).

Aslında sattığımızdan fazla alabilmek kısa vadede iyi bir şey (artan refah) ama bizde durum kronik olduğundan, hesap geldiğinde tuvalete kaçmamız gerekecek. Durumun kronik olmasının nedeni, ticaret-kur döngüsünün işlememesi. Nedir bu döngü?

Malı Arap Faik’ten dolarla alıyorsun. Özel şirketlerimizin ve Merkez Bankasının çok doları yok (rezervler, sadece 6 aylık ithalatımızı karşılamaya yetiyor). Yeni alınacak mal için, yeni dolar bulmak gerekiyor. Ticaret açığı arttıkça, dolara olan bu talep de artar, değeri yükselir. Liranın görece değeri düşmüş olduğundan, üretim maliyetleri düşer, ihracatın artmaya başlar ve açık geri kapanır.

(Hesaplayan Adamlar: Örneğin 100 liraya sandalye üretiyorum, bunun karşılığı 50 dolar. Çinli 40 dolara satıyorsa, mal elimde patlar, ihraç edemem. Seneye %20 enflasyon yüzünden işçime 120 lira veriyorum sandalye başına, ama dolar kuru %100 arttığı için bunun ederi 60 dolar değil, 30 dolar. Çinli’den daha ucuzum artık. Liranın değeri enflasyondan hızlı düşmüşse, uluslararası piyasada ucuzlamışsın demek. Malımı sattıkça da param değerlenir (bana yapılan ödemeler yüzünden dolar bollaşır, liraya göre değeri azalır) ve tekrar pahalı üretici haline gelirim, döngü devam eder. Döngüden ziyade bir salınım aslında bu).

Biz bu döngüyü fazla yaşamıyoruz. Çünkü ihracatımız da ithalata bağlı. Bazı önemli sektörlerde, yapılan her 100 dolarlık ihracatın 70’i ithal edilmiş. Mesela bir arabanın tasarım patentlerini, motorunu Almanya’dan alıyorsun, Türkiye’de montajlayıp satıyorsun. Paran değersizleşirse, o motoru alman da zorlaşır. Dolayısıyla yukardaki gibi doların %100 artması (liranın ucuzlaması) ürettiğin arabanın dış piyasa fiyatını o oranda indirmez.

(Farzeden Adamlar: Farzedelim %70 oranında dışa bağlıyız. Üretim maliyetimiz 30 lira işçilik, artı 35 dolar motor ithalatı. O günkü kurdan 35 dolar 70 lira olsun, toplam maliyet 100 lira, yani 50 dolar eder. Arabayı Mısır’a satacaksam, 50 doların altına inemem. Seneye enflasyon %20 olsun, dolar da %100 artsın. Artık işçilik maliyeti 30 yerine 36 lira. İthalat kısmı ise 140 lira (hala 35 dolar). Toplam 176 lira maliyet, yani 44 dolar. Geçen seneye göre sadece %12 ucuzlamışız, kur ikiyet katlanmış olmasına rağmen.)

Eğer ileri teknoloji ürünleri üretip satabilsek veya katma değeri yüksek hizmet satabilsek (beyin gücü), bu salınım daha normal olacaktı. Fakat ihracatın sadece %3.7’si ileri teknoloji ürünü mamüller. Bu kalemde en son sıralardayız AB’de.

Cari açık, dış ticaret açığının bir üst kümesi. Sadece alım-satımları değil, halihazırda yapılmış yatırımların gelirlerini de hesaba katıyor. Mesela sıfır ticaret açığım olsun (aldığım kadarını satıyorum) ama Almanya’daki Türk şirketler kar eder ve o para Türkiye’ye girerse, cari fazlam oluşur. Yok eğer Türkiye’deki yabancı yatırımların kazandıkları ve ülke dışına çıkardıkları paralar fazlaysa, cari açık oluşur. Toplam harcamaların, toplam kazançlara oranı olarak düşünülebilir.

Biz cari açık konusunda Dünya 4.’süyüz. Yukardaki grafik mutlak rakamlara bakıyor. Açığı ekonomik büyüklüğe oranlarsak da, %4.4 ile, İngiltere dışındaki kabile-üstü devletlerden kötü bir konuma geliyoruz.

Peki bu açıklar neden kötü? Neden hesap geldiğinde tuvalete kaçılıyor?

Kazandığımızdan fazlasını harcamak demek, aradaki farkı her sene bir yerlerden bulmak demek. Kredi kartına yükleneceğiz (borçlanma), oğlanın okul parasından aşıracağız (tasarruflardan yemek), evi satıp kiraya geçeceğiz (malvarlığı satışı). Yahut efsanevi bir muhasebe kariyeri yapmak isteyenler olursa (olmasın) diye şöyle anlatayım:

Yatırımlar ile tasarruflar arasındaki fark, cari açıktır. Japonlar çok tasarruf ettiklerinden, “yatırım” için (bu illa köprü, baraj değil, eğlence harcamalarını da kapsıyor) dışardan para bulmak zorunda değiller. Bizim duruma bakarsak..

2002’de tasarruf kadar yatırım yapılıyordu. Şimdi hem aradaki fark açıldı, hem de üretimimize oranla daha da az tasarruf yapıyoruz. Çeşitli grafiklerde tekrarladığım gibi, açılan makas, hızlı gelişen ülkeler için normal lakin biz bu yatırımları ithalata, ileri teknolojiye çeviremedik. Bölümün sonunda göreceğimiz gibi, kalıcı bir insani gelişmişliğe de çeviremedik. Hatta birazdan göreceğimiz gibi, çoğunluk için geçici bir refaha dahi dönüştüremedik.

Ve karşılığında ne yaptık? Cari açığı finanse etmek için bir çok stratejik kurumu, hisseyi, şunu bunu sattık. Her özelleştirmeden bahsetmiyorum. Türk Devletinin Türk’e yaptığı özelleştirme, cari açığı kapamaz. Dışardan giren sermayeden bahsediyorum. Bunların bir limiti var. Türkiye her sene bu kadar değer yaratmıyor, cepten yemek zorunda. Ekonominin %4.4’ü kadar yeni para her sene Türkiye’ye girmek zorunda (net olarak tabii, çıkan parayı da karşılayacak ekstra para lazım). Böyle bir girişin sürdürülebilir olması için, ülkenin bundan da hızlı büyümesi gerekli (nüfus artışı yüzünden), oysa ülkenin bundan daha yavaş büyüdüğünü gördük.

ABD’de de bu sorun var (çok cari açık verip, yavaş büyüyorlar) ama ABD’nin yiyeceği çok malvarlığı var ve dolar basma yetkisine sahip. Bir mal ihraç edemezse bile, dolar basıp borcunu ihraç ediyor. Bu dolar sadece kendi ülkesinde değil, her yerde kullanıldığından (döndüğü ortam çok büyük), dolar basmanın ABD ekonomisine olan enflasyon etkisi az.

Bizde bu lüksler yok. Satacağımızı sattık, kalanını lira basarak karşılarsak anında devalüe oluyor para (yani dış borç ödemeyi kolaylaştırmadığı gibi, iç piyasada enflasyona yolaçtığından özellikle fakirleri bitiriyor).

Cari açık, bir süre sonra finansman açığına neden oluyor. Türkiye bu noktada. Sıcak para stoku (yabancıların elindeki hisseler, bankalarda bulunan mevduatları, devlete verdikleri borçlar, yani hazine bonoları) 140 milyar dolardan, 2015 sonunda 100 milyara indi. Bunca dolar neden kaçtı?

  • Bir kısmı ABD’deki yükselen faizlere kaçtı (Türkiye ne yaparsa yapsın kaçacaktı),
  • Bir kısmı Türkiye’deki durumun sürdürülebilirliği azaldığından kaçıyor (Yapısal sorunlar bir türlü düzeltilemediğinden ve kredi kuruluşları not düşürdüğünden. Mesela Kanadalı öğretmenler sendikasının bir emeklilik fonunu yönetiyorsunuz, risk alma lüksünüz yok. Kredi kuruluşları “bu ülkeye yatırım yapmayın” dediği anda, bu tip büyük fonlar kaçıyorlar)
  • Ekstra bir kısmı da Erdoğan etkisi ile kaçıyor (Merkez Bankası ile didişmesi, faiz konusundaki bağnaz ve cahil tutumunun, devlet politikası haline gelmesi)

Artık yeni para bulmak zorlaştığı için, 10 milyar dolara yakın kayıtdışı döviz girişi yaşandı 2015 yılında. 2016 sonu ve 2017 rakamları ne olacak Allah bilir, çünkü bunca şeye bir de siyasi ve askeri çalkantılar eklendi.

Tüm bunları nasıl bağlayalım?

  1. Özel sektör çok borçlandı ve ülkece çok tükettik, cari açık arttı
  2. Fakat piyasada dolar bol olduğu için ve satılacak şeylerimiz olduğu için, finansman açığı yaşamadık.
  3. Bu gelen paralar, ithalatı görece az arttırdı, tasarrufları ise iyice düşürdü, ve cari açık kronikleşti.
  4. Bugün, hem eskisinden de fazla paraya ihtiyacımız var, hem de finansman zor.
  5. Üstüne faizler düşük tutulduğu için, hem tüketim yüksek kaldı (tasarrufları baskılıyor), hem de TL dolara karşı gereğinden fazla değer kaybetti.

Şimdi ölçeği biraz ufaltalım ve bu borç harç işine, daha bireysel olarak bakalım…


Hepiniz Fakirsiniz Ama Bazılarınız Daha Fakir

Hepiniz borçlusunuz. Hane borcunun mutlak olarak 50 küsur kat artması tek başına manalı bir veri değil. Zira mantıklı biçimde alınan kredilerle insanların ev sahibi olmaları, iş kurmaları iyi. Zaten bu yüzden kapitalizm başarılı oluyor, 50 senelik tasarrufla yapacağın yatırımı bugünden yapabiliyorsun.

Fakat grafikteki gibi, borcun gelire oranının sürekli artması epey kötü. Kredi bulamamak ne kadar büyük sorunsa, kısa sürede bu kadar büyük bir artış da o kadar tehlikeli. Tabii harcanabilir gelir de fazla artmıyor, çünkü vergi kesintileri fazla…

Vergi yükünün artmasından birkaç kez bahsetmiştim. Devlet kendi harcamalarını bu kadar arttırmışken, yüzdesel olarak verdiği açığı düşük tutabilmesinin nedeni, vatandaşını ezmesi.

Gelirinin daha fazlasını devlete verdiğin ama eskisine göre çok daha fazla harcadığın için, doğal olarak gelire oranlı borcun 10 kat artmış 2002’den beri. (Burada vatandaşa da eleştiri var. 2008 krizinin analizlerinde kabak gibi gördük, sistem bozuktu ama insanlar da domuz gibi, önlerine ne konulursa atlıyorlar, “benim buna gücüm yeter mi” diye bakmadan. Hele faizler uzun süre düşük kalınca, borçlanmak iyice kolay).

İnsanların borçlarını, gelirlerinden değil de tasarruflarından ödeyebileceklerini düşünebiliriz. Lakin ortalama bir Türk evinin toplam zenginliği, iyi bir Macbook Pro alacak kadar. Bir çok aile evsahibi olmadığı ve borç içinde olduğu için, negatif zenginliğe sahip. Bu nedenle ortalamamız OECD sonuncusu.

Ama asıl sorun, ortalamaya değil de dağılıma bakınca ortaya çıkıyor…

Türkiye’deki zenginliğin %78’i, en tepedeki %10’un elinde. Ya da şöyle düşünün: 10 kişiden 9’u, pastanın beşte birini paylaşmaya çalışıyor, pastanın diğer dört dilimini ise bir kişi kapmış. Oligarkların ülkesi Rusya’dan sonra en kötü dağılıma sahibiz Dünya’daki. Bu oran 2000 yılında %66 idi.

Hal böyleyken, hanehalkı borçlarına ve servetlerine “ortalama” rakamlarla bakmak, insanların sıkıntılarını maskeliyor. Bırak Macbook Pro’yu, bir adaptörünü bile borçsuz harçsız alamayacak ailelerle dolu etraf.

Yoksulluğun sadece malvarlığı kısmına değil, gelir kısmına da bakalım. Aileler, vergi yükleri ve borçları artıyorken, ve emniyet sübabı olacak varlıkları yokken, “yoksul” sayılmamak için 2002’ye kıyasla 4.5 kat fazla kazanmak zorundalar.

Elbette yoksulluk sınırı anketleri, tıpkı enflasyon gibi, kriterlere çok bağlı olduklarından ve bunlar politize olduklarından, pek güvenilir değiller. Ama TÜİK’in şu verilerini düşünün:

  • Her 5 kişiden 4’ü, bir hafta tatil yapacak durumda değil (5 yıldızlı otel filan değil, uzakta herhangi bir tatil).
  • İnsanların %30’u ısınma masraflarını karşılayamıyor.
  • Halkın yarısı, iki günde bir et veya balık veya tavuk yiyemiyor.
  • Her 4 kişiden 3’ünün eski mobilya yenileme durumu yok.

Bunlar 2016’da değil, 1016’da sorun olması gereken şeyler. Bu veriler, servet konusunda olduğu gibi, gelir dağılımındaki dengesizliğini yansıtıyorlar. Yakından bakarsak…

Grafikte gösterilen Gini katsayısı, gelir dengesizliğini ölçüyor. Türkiye, en kötü Avrupa ülkesi. En tepedeki %5’lik kesimin aldığı pay, alttaki %40 kadar. O pasta dilimlerini 20 kişi beraber yediğimizi düşünürsek (gelir sonuçta bu, sürekli yeniyor) bir kişinin yediği ile 8 garibanın yediği aynı. Her öğün.

Hane halkı geliri nasıl artabilir? En basit cevap iş bularak, çalışarak. Fakat iş yok ve bu konu tek bir rakamdan ibaret değil…


İş Yok, Hele Kadına Hiç Yok

Grafikte gözükmüyor ama en son bildiğim işsizlik oranı %10.5. Yani çalışmak isteyen VE aktif olarak iş bakan on kişiden biri işsiz. Bunların çeyreği üniversite mezunu.

Bu oran 2002’dekinden yüksek. Onca borçlanmaya, sıcak para girişine rağmen belli bir sınırı kıramamışız. Bu arada bunlar TÜİK verileri, yani minimum olarak düşünmek lazım.

Zira gerçek işsizlik daha yüksek. Bu tahmini rakamın farkı şu: Hükümetin belirlediği standartlara göre iş arıyor sayılmayan (atıyorum, son iki hafta içinde iş başvurusu yapmamış) ama aslen çalışmak isteyen, iş verilse çalışacak olanlar da dahil ediliyor.

Bu önemli bir fark. Örneğin son ABD krizinin ortasında işsizlik rakamları düşmüştü, zira uzun süre iş aramaktan bıkan ve pes edenlerin sayısı, iş bulanlardan fazlaydı. Saçmalığı görüyorsunuz: Ekonomi o kadar kötü ki işsizlik düşüyor!

Fakat gerçek olsun olmasın, işsizlikten de kötüsü, aşırı düşük olan istihdam oranı. Çalışma çağındakilerin yarısından azı çalışıyor. İnanılmaz ama Yunanistan bile daha iyi, işsizlik oranı çok yüksek olmasına rağmen.

Biraz hesap yapalım: Bu çalışmayan %51’in, %10’u iş bakıyordu, %7’si de bakmıyor ama olsa çalışırdı (istemem, yan cebime koy). Demek ki kalan %34, yani yetişkin nüfusun üçte biri, iş olsa dahi çalışmayacak, üretmeyecek.Birikmiş zenginlik yokken, bu “rahatlık” nereden geliyor?

Buradaki ana faktör kadınlar (“ana” faktör, ah ah ah). Kadınların sadece çeyreği istihdama katılıyor. Çalışma yaşındaki 4 kadından 3’ünün çalışmadığı (veya kayıtdışı olarak, temizlik gibi düşük katma değerli işler yaptığı) bir ülkeden bir halt olmaz. Başta din olmak üzere, çeşitli faktörler yüzünden kadını sosyal hayattan soyutladığı gibi, ekonomiden de soyutlayan bir ülkenin, serbest pazarlar dünyasında rekabet etmesine imkan yok. (Bu arada bu katılım, AKP döneminde arttı. İktidara geldiklerinde oran 5’te 1’di).

Sıfır işsizlik sorunumuz olsaydı bile, yani her isteyen iş bulsaydı bile, 10 kadından 7’si yine kayıp olacaktı. Kadının işgücüne katılım oranında 140 ülke içinde 133.’yüz.

Şimdi o hane yoksulluğu istatistiklerine geri dönün ve şunu farkedin: Kadının çalışmadığı iki çocuklu bir ailede, erkek 4000 lira veya altı kazanıyorsa, o aile yoksulluk sınırı altında.

Bitmedi, daha da korkuncunu söyleyeyim: Yukardaki %26’lık istihdam rakamı, ücretsiz aile işçisi konumundakileri de kapsıyor. Çalışan kadınların nerdeyse üçte biri bu haldeler. Bunların büyük çoğunluğu tarım sektöründe. Aile tarlasını sürdükleri için para almıyorlar. Çoğu yoksul olan bu insanlar, kayıtdışı kalıyorlar. Yani ülkenin en yoksul çalışanlarının güvencesi, sigortası, çalışma hakkı yok.

Tarım demişken boş geçmeyelim, bunca kadın (çalışan her 3 kadından 1’i) tarlaları sürüyor da ne oluyor? 9 Türk çiftçisi, bir Avustralyalı kadar üretim yapamıyor. O yüzden de buğday üretimi 15 yıldır aynı seviyede.

Toplam istihdamın %20’si, bu verimsiz sektörde. Tarım sektöründe bizden 7 kat verimli olan ABD’de, tarımın istihdamdaki payı sadece %3–4.


Eğitim, Sağlık, Adalet, Teknoloji Hakkında

Bu ekonomik verilere, özellikle son istihdam tablosuna bakarak şunu sormalıyız: Peki gelecek nasıl görünüyor?

Çok kötü, demin oradan geldim, siz hiç gelmeyin. İstihdama katılım düşük olduğu gibi, gelecekteki istihdamın (özellikle katma değeri yüksek işlerde) en büyük belirleyicisi olan eğitime katılım da düşük. Yine OECD sonuncusuyuz.

Mesela yetişkin nüfusta orta öğretimini bitirenlerin payı İspanya’da %94 iken Türkiye’de üç kişiden biri. Yani kimsenin laf anlamaması doğal. Zaten yakın zamanda okumuşsunuzdur, bilim ve matematik ağırlıklı PISA sonuçlarında da patladık.

Yüksek öğrenimde de durum benzer: Kanada’nın, Japonya’nın, Rusya’nın 25–34 arası nüfusunun yarısından fazlası yüksek öğrenim sahibi. Bizde bu oran %16. Kanada ve ABD’deki yaşlı nüfusun %40’ı yüksek öğrenim sahibi, bizde %10’u bile değil.

Eğitimle yakından alakalı bir konu olarak, Türkiye’deki hane bilgisayar oranıyla OECD ortalaması arasındaki fark inanılmaz. Bilgisayarlı bir evde yetişen çocukların da belki çoğundan bir şey olmayacak ama diğer çocukların hiç şansları yok.

Sanırım buna paralel olarak, Ar-Ge’nin toplam ekonomimizdeki payı da %1 bile değil. (İsrailin %4)

Tekrarlamıştım, kaç yıldır ülkeye giren bu kadar para ne makro verileri iyileştirdi, ne hanehalkı refahını, ne sosyal endeksleri. Asıl beceriksizlik burada zaten. Kaynaklar eğitime ayrılmadıkları gibi, sağlığa da ayrılmıyorlar. Yine OECD sonuncusuyuz kişi başı sağlık harcamalarında. Bu harcamaları toplam üretime oranlayınca da %6 ile en düşüklerinden biriyiz. (Bu rakamlar satınalma gücüne göre oranlı rakamlar, yani ülkenin pahalılığını hesaba katıyor).

Bu toplum sağlıklı olabilir mi? Her 1000 kişiye düşen 2.5 hastane yatağıyla, bırak Avrupa’yı filan (5.5), dünya ortalaması olan 3’ün altındayız. Bunların bir sonucu olarak, 140 ülke arasında çocuk ölümleinde 79, yaşam süresinde 85. sıradayız.


Ekonomi ve Özgürlükler

Bu noktada, işi ekonomiye tekrar bağlamak adına, muhalefetin kullandığı şu dili inceleyerek bölümü bitireyim:

“Bağımsız yargıyı yok eden, hukukun egemenliğini ortadan kaldıran, AB normlarından ve çağdaş değerlerden uzaklaşan politikalar, Türkiye’ye olan yatırımcı güvenini yok ederken”

Bir başka deyişle, yapısal sorunları çözemediğimiz gibi, mevcut sistemi bile idare ettirecek para bulmakta zorlanıyoruz, çünkü çağdaş değerlerden uzaklaştık, vs…

Ben buna katılmıyorum. Yani bağımsız yargının yokolmasına elbette katılıyorum, hatta az bile deniyor, yargı tamamen yokolmuş vaziyette.

(Bakın, Türkiye 1 milyon kişi başına her sene düşen 22 bin ceza davasıyla Avrupa birincisi. Her 1 milyon kişiye düşen 90 hakimle de Avrupa sonuncusu. Dava sayısını hakim sayısına bölünce felaket bir yük ortaya çıkıyor. Polise güven, yargı bağımsızlığı ve ifade özgürlüğü kıstaslarında, Dünya’daki ilk 90 ülke arasında değiliz. Üstelik bu sıralama, son sene içinde olan bitenleri de kapsamıyor. Yani 2015’te “evet yargı bağımsız”, “evet ifade özgürlüğü var” diyebilmiş insanların da bir kısmı artık pes etmiştir).

Fakat özgürlüklerin kısıtlanmasıyla, ekonomik gerileme arasında, muhalefetin ve daha genel olarak liberalizmin savunduğu kadar direkt bir bağlantı yok.

Nihayetinde yatırımcı için en önemli şey istikrar. Bu sayede planlama yapabiliyor. Rasyonel bir diktatörlük, yatırım için gayet uygun olabilir. Katar, Dubai gibi yerler bu sayede yatırım alıyorlar. Yoksa sağlıksız nüfustu, mahkemelerin durumuydu, hapisteki gazeteci sayısıydı filan, bunlar yatırımları ve istikrarı çok uzun vadede bozan şeyler.

Ve yatırımcıların çoğu, ülkenin uzun vade sağlığına bakmıyor. Atıyorum 5 aylık veya 5 senelik yatırım yapıyorlar. Kim bu ülkede, Amerikadaki gibi 30 senelik mortgage’a girer veya şirket stratejileri geliştirir? 30 gün sonra ne olacağı belli değil.


Özgürlükler meselesini ekonomiye bağlamak, muhalefet için etkili bir yol olabilir (ülkesine göre, mesajına göre) bu yüzden çok karşı değilim ama dost meclisinde muhabbet ediyorsak, “atma Ziya” derim.

Sorun şu ki, Türkiye’de rasyonel bir diktatörlük veya oligarşi dahi yok. Yani ne kendi çıkarına (rasyonel), ne de toplum çıkarına (vatansever)uygun hareket etmesini becerebilen bir yönetim yok. Yatırımcı için en korkunç şey bu. Yatırımcı olmayan bir vatandaş için de en korkunç şey bu. Sokaktaki köpek için bile en korkunç şey bu.

Son bölümde biraz bu konu üzerinde atıp tutacağım, artık ekonomiyi bitirdik ne de olsa. Fazla bekletmem, söz.

Bu yazı dizisindeki tüm yazılar

Yorumlar

Dikkat: Yorum yapanın yaptığı yorumdan yalnızca yorumu yapan sorumludur.

Duyurular