Ne olacak bu memleketin hali? (5. Bölüm)

Ne olacak bu memleketin hali? (5. Bölüm)

imtols-logo

Bu yazı dizisindeki tüm yazılar

“Böyle gelmiş böyle gider” lafı eskiden daha yaygındı sanki. Bazı şeylerin düzelmeyeceğini kabulleniş, aynı zamanda onların daha da kötüleşmeyeceğine dair gizli bir inancı gösteriyordu. Şimdiyse “önlenemeyen yükselişimiz” ve “battıkça batışımız”dan başka bir şey duymuyorum. Bu zıt kutuplar ve algı farkı, yazının ana teması.

Ben ülkeyi batan bir gemiden ziyade, yavaş yavaş alçalırken (yapısal sorunlar) bir anda serbest düşüşe geçen bir kuş olarak görüyorum. Artık soru, kuşun yere çakılıp çakılmayacağı değil, çakıldıktan sonra küllerinden tekrar doğup doğamayacağı.

Neydi Bu Memleketin Hali?

Bu düşüşü fazla kafa ütülemeden anlatmak için ekonomiye odaklanmıştım:

  1. Ucuza borçlanma
  2. Yalancı büyüme
  3. Artmayan refah ve artan gelir adaletsizliği
  4. Kronikleşen açıklar (devlet, özel sektör, hane ölçeklerinde)
  5. Bunları karşılamak için eriyen tasarruflar, rezervler
  6. Sürdürülebilirlik olmadığı için yaşanan finansman sorunu
  7. Neticede artan dolar, vergi yükü ve enflasyon
  8. (1. adıma dön ama bu sefer pahalı borçlanmayla)

Yıllardır devam eden bu döngüyü, önce düz Türkçeyle (2. bölüm), sonra da 30 kadar grafikle gördük. Kullandığım verilerin neredeyse hepsi 2015 ve öncesindendi. 2016 hesaplanınca tablo daha da netleşecektir. (Spoiler alert: yeni sezonda siyah renkler hakim)

Ne Olmalıydı Bu Memleketin Hali?

Peki ideal bir düzende -mesela benim ömür boyu diktatör olduğum- ne yapılmalıydı, bu döngü nasıl kırılmalıydı?

“Bilimsel düşünceye, insan haklarına, hukukun üstünlüğüne inanan bir nesil yetiştirmeliyiz” cevabı fazla muğlak ve sıkıcı. Ben size ot çekmiş bir Alice’in, Harikalar Diyarı’ndan bazı siparişlerini yazayım:

  1. Küçük devlet: “Leviathan” diyete girmeli, askeriye, kamu istihdamı, erken emeklilik, diyanet, hepsi ufalmalıydı.
  2. Doğum kontrolü: “En az 3 çocuk” yerine “en fazla 2.1 çocuk”. Sıfır nüfus artışını sağlayan doğum oranı genelde bu. Onca ücretsiz tarım çalışanına rağmen %20’ye yakın gerçek işsizlik yaşayan bir toplum için “genç nüfus” bir koz değil, bir külfet.
  3. Yargı re-reformu: İdeali, Japonya’dan 100 bin bağımsız robot hakim ithal etmekti. Asgarisi ise mülkiyet hakkını korumak. Hem ekonominin, hem de sosyal hayatın temeli bu. Devlet, bir zümrenin mallarını vergi cezalarıyla veya kayyumla ele geçirdiğinde bu temel yıkılmış demek.
  4. Eğitim re-reformu: Müfredatın 18.yy aydınlanma çağını yakalaması lazımdı. Onun yerine imam hatipli öğrenci sayısı 1.5 milyona yaklaştı, yani Hindistan’ın her sene mezun ettiği mühendis sayısıyla aynı. Daha makul bir karşılaştırma: Adam başına, İsviçre’den 10 kat az bilimsel makale yayınlıyoruz. Makaleleri etkinliklerine göre oranlarsak (h-index) sıradayız (sanırım OECD sonuncusu). 1999–2014 arası, bölgedeki makale payımız değişmemiş. 20–30 sene sonraki Türkiye’nin yeri ne olacak? Onmilyonlarca imam hatip mezunuyla hangi malı, sanatı, bilimi üretip satacağız da bu sıralamalarda yükseleceğiz?
  5. Ar-Ge: Eğitimle kolkola gidiyor. GSMH’nın %5’ini buna ayırmak lazım. Geleneksel olarak kamu ar-ge yatırımının getirisi minimum %20–30. Şuradaki ve şuradaki dev raporlarda, bazı sektörlerde çok daha yüksek rakamlardan bahsediliyor. Yani %10–15 faizle aldığımız borçları, ar-ge’ye yatırmadığımız her gün para kaybediyoruz (tabii “diminishing returns” etkisi yüzünden, GSMH’deki payı arttıkça getirisi azalacak).
  6. Kadın hakları: 10 kadından 7’sinin iş bile bakmadığı bir ülke her alanda geri kalır. Mikrokredi hareketinden öğrendiğim en önemli şey, aşırı ataerkil toplumları “adam” etmenin yolunun,parayı kadının eline vermekten geçtiği. Eğer özel sektörde iş bulamıyorlarsa, kamu istihdamında öncelik almalılar. Hiç çalışmayacaklarsa, hane yardımlarında muhatap kadın olmalı mesela.
  7. Partiler kanunu ve seçim kanunu: Tek adam kültü yeşertmek ve maksimum kontrol için tasarlanmış antikalar. Gücü dağıtmadan, liyakatın yalakalıktan ağır bastığıbir kültür yeşermez.
  8. Avrupa: Evet.
  9. Şangay Beşlisi: Hayır.
  10. Merkez Bankası: Ka-rış-mam.
  11. PKK, Suriye, mülteciler: Bilmiyorum (yazması en zor kelime). Bu işleri bilen ama Turancılık, Sünnicilik hayalleri olmayan insanlara görev verirdim. Tek bir şartım olurdu: ne yapın edin, aynı anda ABD’yi, Rusya’yı, AB’yi, Arap Ligi’ni, İsrail’i, İran’ı, Esad’ı, radikal Sünnileri ve Kürtleri karşınıza almayın. Dünya’nın en kolay iş tanımıolabilir bu.

Bunlar -veya daha iyileri- kısmen fantezi çünkü sağ popülizm dururken, bunları ödüllendirecek bir taban yok. Eskiden bu o kadar mühim değildi, tepeden inme bir “anlatı” (narrative) sayesinde, tabana zıt sosyal mühendislikler mümkündü. “Halk için, halka rağmen”. Ama şimdi twitterların, özsermayelerin dünyasında, tek bir anlatı yok. Aynı ülkede, aynı uzay-zamanı kaplayan ama bambaşka boyutlarda yaşayan insanlarız. Algılarımızı şekillendiren anlatıların da ortalaması, doğal olarak ülkenin hamuruna yakınsıyor.

Fazla soyutlaşmadan, önce bu “algı farklarını” istatistiklerle destekleyelim (kaynak: “saygın bir araştırma şirketi”, Aralık 2016), sonra onların çerçevesi olan anlatıya odaklanırız…

(Sizce) Nedir Bu Memleketin Hali?

Memleketin gidişatı

  • İyi: %34 (Temmuz’da %50 idi)
  • Orta: %16
  • Kötü: %46 (AKP’lilerin sadece %15’i bunu düşünüyor)

Yorum: Seçmenin olan bitenden AKP’yi sorumlu tutmasını geçtim, 8 AKP’liden 7’si “olan biten”lerin yeterince kötü olduğu kanısında değil. Temmuz’a dönersek (yani son saldırıları, başkanlık gerilimini ve doların artışını denklemden çıkarırsak) halkın yarısı memleketin iyiye gittiğini düşünüyordu. Halbuki o zaman dahi dünya kadar sorun vardı: yolsuzluklar, DAEŞ, mülteciler, FETÖ, artan hane borçları ve vergiler, kronik işsizlik ve enflasyon.

Türkiye’nin en büyük sorunu

  • Terör + Fetö: %53
  • Ekonomi: %19
  • Hükümetin yetersiz ve hatalı politikaları: %4 (Haziran’da %2.6)
  • Adalet + Eğitim: %3.6

Yorum: Anket biraz aptalca tabii, “hükümetin politikaları sonucu terör/ekonomi sorunları oluştu” görüşündeki biri hangi şıkkı seçecek belli değil. Ama asıl önemli kısım şu: Bu rakamlar neredeyse Haziran’dan beri değişmedi, terör hep domine ediyor. Her alanda batırsan bile, bir miktar terör olduğu sürece, gerisi unutuluyor. Dolayısıyla optimum makyavelist strateji, terörü önlemek değil, onun sorumluluğundan kaçmak. “Makul” bir miktar terörün yarattığı nefret ve birlik-beraberlik retoriği, bu sorunun -ve diğer her sorunun- hükümetin beceriksizliği olarak görülmesini engeller.

Sizin en büyük sorununuz

  • Geçim sıkıntısı + işsizlik: %51 (Haziran’da %47)
  • Terör: %4.5 (Haziran’da %5.5)

Yorum: Önceki maddeye kıyasla yüzdeler tersine dönmüş. Halkın gerçekliği ekonomik sorunlar olduğu halde, algısı terör ile dolu. Medyanın etkisi olmalı.

Refah düzeyinizin geçen seneye göre değişimi

  • İyileşti: %24 (CHP’lilerin sadece %8’i, AKP’lilerin ise %38’i)
  • Kötüleşti: %45
  • Aynı: %30

Yorum: Farklı partilerden olan insanların ezici çoğunluğu aynı şartlardalar (pek azı belediyeden ihale alarak sınıf atlıyor). Fakat basit bir hesap dahi, algılarına ve parti kimliklerine tamamen bağlı. Aynı sorun “Dolardaki artış geçim şartlarını nasıl etkiledi” sorusunda da mevcut. AKP’lilerin %42’si “etkilemedi” diyorken, CHP’lilerde bu oran %18. Böyle bir farkın gerçekliği yansıtması için, AKP’lilerin ithalat ihracatla uğraşmaması, akaryakıt ve doğalgaz kullanmamaları gerekirdi. E böyle bir ayrım yok, toplumun %95’i aşağı yukarı aynı şartlarda.

Şu anki ekonomi yönetimi

  • İyi: %35 (AKP’lilerin %62’si)
  • Kötü: %55 (CHP’lilerin %90’ı)
  • Bilmem: %10

Yorum: İnsanları en çok etkileyen sorun işsizlik ve geçim sıkıntısıydı. Fakat AKP’lilerin çoğu, ekonomi yönetimini iyi buluyor. Demek ki ekonomik sıkıntılarını, ekonomi yönetimiyle ilişkilendirmiyorlar.

Dolardaki artışın sebebi

  • Dünya ekonomisindeki olumsuz gelişmeler: %21
  • Dış güçlerin Türkiye üzerindeki oyunları: %40 (AKP’lilerin %60’ı, CHP’lilerin %26’sı, MHP’lilerin %28’i, HDP’lilerin %14’ü)
  • Türk ekonomisinin zayıf temelleri: %13
  • Hükümetin yanlış politikaları: %19 (AKP’lilerin %4’ü, CHP’lilerin %41’i)

Yorum: Her 5 AKP’liden 4’ü, doların artışından ne hükümeti, ne ekonominin kendisini sorumlu tutuyor. Suçlu dış güçler.

Hepsinin Özeti:

En basit ve somut konularda bile bu derece algı farkı anormal. Tipik liberal tembelliği yapıp “herkes hatalı”ya getirmeyeceğim: AKP’lilerin algısı aşırı derecede hatalı, önceki bölümlerdeki o 30 grafik ve daha nicesi buna kanıt. Sorunları görmüyor, gördüklerini de bambaşka şeylere yoruyorlar. Bu bir psikoz ve en bariz olarak ortaya çıktığı yer de siyasi otorite-siyasi sorumluluk çelişkisi

(Bence) Nedir Bu Memleketin Hali?

Bu büyük çelişkiyi “Türk tipi totaliterlik” olarak etiketleyebiliriz. Bir yandan, adı üstünde, total bir baskı var hayatın her alanına yansıyan: Seni temsil edecek vekilleri sen belirleyemiyorsun. Evinin dibindeki patlama hakkında haber alamıyorsun. Gösteri yapamıyorsun. İhale kazanamıyorsun. Meclise önerge veremiyorsun. Bir gün dizi karakterlerini evlendiriyor muktedir, ertesi gün Merkez Bankasına fırça atıyor. Kaç çocuk yapacağını, ne içeceğini, ne giyeceğini, neyi kutlayacağını söylüyor. Tam pansiyon, her şey dahil devlet yönetimi.

Ama iş sorumluluğa gelince, Dünya’nın en liberteryen rejimi. Ortada bir devlet yok sanki. Parasını yanlış bankaya koyan, yanlış dersaneye giden, yanlış yerden burs alan yanıyor ama muktedir, iktidar ortağı tarafından kandırılabilir. Kürt teröristler tarafından kandırılabilir. Sünni teröristler tarafından kandırılabilir. Avrupalılar ona madik atabilirler. Esad kazık atmıştır. Zaten baştan ABD yalan söylememiş olsaydı… Herkes tarafından kandırılmayı, devlet yönetirken geçerli bir bahane olarak kullanan ve karizma kaybetmeyen tek “tek adam” bu.

(Hiçbir negatif gelişmeden sorumlu olmayan ama tüm pozitif gelişmelerden kredi toplayan bir kavram daha geliyor aklıma: Tanrı. Başına bir felaket gelir, Allah’a sığınırsın. O felaket geçer, Allah’a şükredersin. Çok sıkışırsan, şeytan denen dış mihrakı suçlarsın. Allah her durumda kazanır. “House” always wins).

Peki bu psikozun kaynağı ne?

Nedir Bu Memleket İnsanının Hali?

İnsan bir davaya, ideolojiye, lidere haddinden fazla yatırım yapmışsa (bu yatırım duygusal olabilir, entelektüel olabilir, finansal olabilir) o davanın yanlışlığını kabullenemez. Bu yatırımı samimiyetle veya çıkar uğruna yapması pek farketmiyor. Adamın ruh sağlığı, o gerçeklere olan direncine, onları görmemesine bağlı. Westworld’de de bu sorun vardı: “It doesn’t look like anything to me”.

İyice zorlarsan da sana düşman kesiliyor: Kafasını kuma gömmüş bir devekuşunu, boynundan tutup çekiştirince, kafayı kumdan çıkarıp sana gömer. Bu yüzden “ah şu cahillere gerçekleri gösterebilsek” umudu hatalı.

Türkiye’de sağ liderler bu etkilerden daha fazla nemalanıyor, çünkü seçmenin kodlamaları buna daha müsait. “Kodlama”, “anlatı”, “paradigma”, “algı çerçevesi”…bunların hepsi aynı kapıya çıkıyor aslında: öykü!

Sağ cenahın öyküleri hem daha güzel, hem de çok katmanlı: Bir yandan kaybedilmiş imparatorluk sendromunun (aşağılık kompleksi, yabancı düşmanlığı, komploculuk) beslediği “Batı’ya karşı yeniden diriliş” masalı. Bir yandan elitlere karşı duyulan nefretin beslediği “vesayet rejimine karşı diriliş” masalı. Bir yandan da, Anadolu’nun harcı olan İslam’ın beslediği “kafirlere karşı yeniden diriliş” masalı. Bunlar, hayatta hiçbir başarısı ve vasfı olmayan, Dünya’nın kalanından her anlamda kopuk insanlar için özellikle çekici, çünkü ilk defa “kazanan tarafta” olduklarına inanabiliyorlar.(Trump hakkında yazarken tasvir ettiğim Amerikan sağını epey andırıyorlar).

Ve hepsinin üstüne tüy dikercesine, paradoksal olarak hala devam eden bir mağduriyet edebiyatı var, zalim olmadan zülmetmenin keyfini doyasıya yaşatan.

Bu anlatı kombinasyonu, Türk sağını Frankenstein’ın canavarına çevirdi:

  • Sistemin işsiz, eğitimsiz, sağlıksız, borç içinde bıraktığı insanlar “zaferlerini” içi boşaltılmış bir demokrasi diliyle kutlarken, ülkedeki gerçek demokrasi kırıntılarını sistematik olarak yokediyorlar.
  • Kendilerinden çok daha kozmopolit ve “Avrupalı” olan Fatih’in adını dillerinden düşürmeyenlerin, azınlıklara da Avrupa’ya da tahammülleri yok.
  • Vesayet rejimini de tiyatroyu da sevmeyenler, vesayetin mirası olan “Türkiye üzerinde oynanan oyunları” iştahla takip ediyorlar.
  • Ecdaddan dem vuranlar, atalarını da kendileri gibi işsiz, eğitimsiz, sağlıksız bırakmış, 20.yy’a okuma-yazması dahi olmayan bir insan sermayesi miras bırakmış Osmanlı’ya hayranlar.

Neresinden tutsan elinde kalan, birbiriyle çelişen ama ambalajı çok güzel bir öyküler bütünü.

Nedir Bu Memleket Öykülerinin Hali?

Uygulamalı örnek olarak, FETÖ-PKK-CHP-Gezi-faiz lobisi ilişkilendirme çabalarına bakın:

  • FETÖ Erdoğan’ın insan kaynakları departmanıydı.
  • PKK, Erdoğan’ın Kürt oylarını domine etme planının partneriydi.
  • DAEŞ veya Müslüman Kardeşler, Sünni ekseninde nüfuz kazanma çalışmalarında müttefiklerdi.
  • Gezi, kolayca bastırılacak bir öğrenci protestosuyken, polis şiddeti ve Erdoğan’ın kışkırtmasıyla büyüdü.

Peki şimdi? Hikayeyi yeniden yazmak kolay: FETÖ demokrasi karşıtı. PKK zaten üniter devlet karşıtı. DAEŞ, İslam düşmanlarının bir komplosu. Yani sırasıyla hem modern diskurdan, hem vesayet mirası diskurdan, hem de din propagandasından faydalan. Sonra bunları “ABD/AB’nin oyunu” isimli Batı düşmanlığı potasında erit. Gezi-CHP bunlarla işbirliği yapan hainler (kötü polis) veya saftirikler (iyi polis). Hepsinin arkasına da faiz lobisi, üst akıl, İsrail komploculuğunu yedir. Depoda daha 10 sezonluk dizi malzemesi var, plot twist üstüne plot twist var.

Bu senaryoya bile tamam deseniz ve Erdoğan’ı “iyi niyetli ama sürekli kandırılıyor, beceriksiz” diye eleştirseniz, yine yemiyor: “Şimdiki %90 diktatörlük rejiminde, başımıza bu çorapları sarmalarına rağmen çok ilerledik, öyleyse %100 diktatörlük olmalı”. Yani tüm bunların arkasında olan ve boş zamanlarında da Dünya’nın kalanını yöneten lordlar baronlar, Türkiye gibi vasat bir ülkedeki o fazladan %10’luk siyasi otorite sayesinde tamamen yenilecekler, biz de katmerli katmerli ilerleyeceğiz.

Başkanlık, Erdoğan’ın geçmiş performansının ödülü, gelecek performası için de teşvik primi oluyor. Benim açımdansa 2008 krizinde ABD’yi ve Dünya’yı batıran emlak piyasası bankerlerinin, milyarlarca dolar bonus almaları gibi bir şey.

Nedir Bu Referandumun Hali?

Oyun alanı çok dar ama elde kalan tek şey olan referanduma asılmama lüksümüz yok. Tüm darbeleri gölgede bırakacak bir dönüm noktası bu, zira taa kökü Meşrutiyete dayanan her şeyi değiştirecek.

Fransız Devrimi sırasında kendi kendini fesheden veya feshetmek isteyen meclisler olmuştu ama bunlardaki monarşi yanlısı gruplar dahi, kralın gücünü soylular ile dengeleyen sisteme dönmek istiyorlardı. Yoksa “meclis kendi kendini feshetsin, yargı kendini yürütmenin altına soksun, tüm askeri güç tek elde toplansın” diyen birileri yoktu. Ha, buna yakınsayan bir sistem sonradan oluştu, o döneme de Fransız tarihinde “la Terreur” denir (Terör Devri). Acaba Robespierre kaç tane duble yol yapmıştı?

Kaldı ki, durum umutsuz da değil. Tüm hükümet propagandasına rağmen, çoğunluk bu yeni monarşiye karşı:

  • Mevcut sistemden yanayım: %51
  • Başkanlıktan yanayım: %37
  • Bilmem: %12

Bu tablo mümkün zira her 4 MHP’liden 3’ü mevcut sistemi, her 3 AKP’liden ise ancak 2’si başkanlığı destekliyor.

Ne Olacak Bu Memleketin Hali?

Ben romantik biri değilim ve Türkiye’nin geleceğinden de umudum yok.

  • Referandumla bitmeyecek siyasi çalkantıları görmek zor değil.
  • Her iki alternatifte de (yani faiz nedir bilmeyen birinin diktatör olduğu, yahut siyasi belirsizliğin ayyuka çıkacağı) sermayenin kaçacağını, ülkenin finansman sorunu yaşayacağını, dolayısıyla yapısal sorunların maskelenemeyeceğini görmek zor değil.
  • İç siyasetin ve ekonominin ötesinde, dış politikada ektiklerimizi yıllar boyunca biçeceğimizi görmek de.
  • Hele hele en önemli faktör olan ve tüm bu faktörlerin negatif yönde etkileyeceği insan sermayemizin, düzelmesi için yıllar değil nesiller gerektiğini düşünmek iyice iç karartıcı.

Bu yüzden, idealist bir akademisyenin yurtdışından Türkiye’ye dönmesine, ülkeden düzgün şartlar ile çıkabilecek olanların “kalıp savaşmalarına” karşıyım. Kendi dönmeyecekken, oturduğu rahat koltuğundan milleti bu yönde gaza getirenleri de hiç sevemedim.

Fakat bu demek değil ki her mücadele anlamsız. Yurtdışındayım ve en azından boş zamanımda basit ve kısa videolar yapabilir, yabancı basın kuruluşlarına op-ed yazabilir, çevremdeki Türkleri örgütleyebilirim. Bunlar için cesur olmaya bile gerek yok. Şartlar bu haldeyken (%50 karşıtlık) ve ödenecek bedel bu seviyedeyken, benim gibilerinin çok yatkın olduğu “bu herifler ne yapar eder, hileyle hurdayla alırlar” gibi düşünceler, tembelliğe bahane olmamalılar. Madem öyle, onları hile ve hurdayla kazanmaya zorlayacaksın.

Bunları “ülke 5 sene sonra Portekiz, 50 sene sonra da İsveç olsun” umutlarıyla değil, “5 sene sonra petrolsüz ve kültürsüz bir İran, 50 sene sonra da Bangladeş olmasın” korkusuyla yapabilirsiniz. Zira o aradaki fark, tüm zorluklara rağmen insanlığa ve kendine faydalı olabilecek milyonlarca insan demek, özellikle de kadınlar için bu iyice geçerli.

Nihayetinde, en başta bahsettiğim o Anka Kuşu’na pek inanmıyorum. Ama arkadaşlarını aslan yerken mal mal bakan zebralardan da olmak istemiyorum.

Bu yazı dizisindeki tüm yazılar

Yorumlar

Dikkat: Yorum yapanın yaptığı yorumdan yalnızca yorumu yapan sorumludur.

Duyurular