Günümüzde kişiliğimizdeki eksiklikleri, yanlışlıkları açıklamak ve hatta rasyonalize etmek için ailemizi suçlamak çok normal bir davranış hâline geldi. Benim de sık sık yaptığım bir şey bu. Hiç lafı dolandırmaya gerek yok: Kolay olduğu için yapıyoruz bunu. Her türlü olumsuz özelliğimizi bir şekilde ailemize yamayabiliyoruz.
Peki iyi yanlarımızı nasıl açıklıyoruz? Favori podcast’çim Chris Williamson’ın videosunda “aileye atıf yanılgısı” ismini verdiği mantık hatasına göre, kötü yanlarımızın sorumluluğunu ailemize yıkarken iyi yanlarımızı kişisel başarılarımız gibi anlatmaya meyilliyiz. Halbuki bizi yetiştiren insanlar, iki yanımızdan da sorumlu.
Videosunu izledikten sonra, Chris’ten feyz alıp bu yazıyı yazmaya karar verdim: Ailemin bana kazandırdığı iyilik ve güzelliklerden üç tanesini yazacağım.
İfade özgürlüğü
Annemin de babamın da düzenli olarak ablamla benim başımıza kaktığı en iyi işlerden biri, bize geniş bir ifade özgürlüğü tanımak oldu. Konusu her açıldığında “belki de yanlış yaptık” notunu düşerek bunun bir lütuf olduğunu vurgulamadan geçmezler ama Sezar’ın hakkı Sezar’a: Çocuklukta ifade özgürlüğü, Y kuşağında bile çok fazla görülmeyen (önceki nesillerde yok gibi bir şeymiş) bir hak ve annemle babamın bu konuda aile içi otokrasiyi seçmek yerine aile içi demokrasiye önem vermesi çok değerli.
Ablamın da benim de geniş bir ifade özgürlüğü alanımız vardı (elbette sınırsız değildi). Kafamızdaki herhangi bir fikri “sus otur, sen ne anlarsın, çocuk aklınla karışma” gibi tepkilerle engellemek yerine, haddimizi aşmadan düşüncelerimizi dile getirme fırsatı verdiler bize. İletişim yöntemleri zaman zaman sıkıntılıydı ama kendimizi anlatabilme refleksini geliştirmek kişiliğimizin en değerli parçalarından biri oldu.
Keşke duygularımızı ifade etme konusunu da işleseydik… ama olsun, hiç yoktan iyidir.
Özerklik
Yine her insanın yetişme sürecinde muazzam öneme sahip bir şey: Ablam da, ben de kendi kararlarımızı verebilecek şekilde yetiştirildik. Önümün kesildiği, kendi kararımı vermemin engellendiği yalnızca bir örnek var; onun dışında ergenliğimin öncesinde bile “özerk” diyebileceğim bir hayatım oldu. Tabii ki bu, her zaman istediğimi yapabileceğim anlamına gelmiyordu (öyle olsaydı “özerk” yerine “özgür” kelimesini seçerdim); annemle babam bana güvenince ben de onların güvenini boşa çıkarmamaya dikkat ettim. Sonuç olarak, reşitliğimden itibaren yaşadığım her şey üzerinde bir sorumluluk bilinci geliştirdim: Kontrol edebildiğim her şeyde etkimden, kontrol edemediğim her şeyde tepkimden sorumluyum.
Bazen yeterince yönlendirilmediğim, başıboş kaldığım da oldu—örneğin çocukken veya ergenken bir işte çalışmak istemediğim için çalışmadım ama bir çocuğun/ergenin iş tecrübesi kazanması da çok önemli. Yine de son tahlilde özerkliğimin getirdikleri, götürdüklerinden katbekat daha fazladır.
Vicdan
Vicdanın doğuştan geldiği de iddia edilir, yetiştirilen ortamda kazanıldığı da—ben ikinci tarafı daha mantıklı buluyorum. Ve bizim aile hakkında söyleyebileceğim en net şeylerden biri, kimsenin kendini diğer insanlardan üstün veya ayrıcalıklı görmediğidir. Böyle olduğu için, bana yapılmasını istemediğim bir şeyi başkasına yapmamam gerektiğini bilerek büyüdüm. İnanmazsınız, bu da doğuştan gelmeyen ve öğretilmesi gereken bir şey. Hatta bu bilinçle yetiştirildiğim için, bu konuyu çözememiş ailelerin çocukları tarafından zorbalık görüp cehennem gibi iki buçuk yıl geçirdim lisede. İntihara da meyilli olduğum, ağır bir depresyonla cebelleştiğim bu yıllarda o liseden nakil olamayışım, ailemin benim özerkliğimi engellediği tek büyük örnekti; geçirdiğim depresyonun ağırlığını kavradıktan sonra nihayet ikna oldular ve bu sayede hayatta kaldım.
Tüm o yaşadıklarıma rağmen vicdanımı bir şekilde koruyabilmem benim kişisel başarımdır, ama o vicdanın tohumlarını eken ve o tohumları filizlendirenler de annemle babamdır.
Sonuç
Ailemin bana veremediklerini yazacak olsam bundan çok daha uzun bir yazı çıkardı, orası kesin. Müthiş faydasız, toksik, çirkin bir yazı olurdu, orası da kesin. Kaldı ki, 37 yaşında bir yetişkin olarak, eksiklerimin sorumluluğunu aileme atmaya hakkım da yok, niyetim de yok. Yazının başında söylediğim gibi, hayatımdaki her şeyden ben sorumluyum.
Elbette bunun olağan bir döngü olduğunun da farkındayım: Annemle babam kendi kötülüklerini kendi anne-babalarına mal etti, onların anne-babaları da kendi anne-babalarını suçladı, bizim çocuğumuz/çocuklarımız da Burcu’yla beni suçlayacak. Bu döngüyü kırmak için biraz kafa çalıştırmam, annemle babamın hakkını teslim etmem gereken konular üzerine kafa yormam gerekiyordu… ve itiraf edeyim, kötü kısımlarda sözümü sakınmasam da, iyilik ve güzelliklere odaklanmak iyi geldi. Yaşantınızdan dolayı ailenize tepkiliyseniz, böyle bir “minnet egzersizi” sizin de işinize yarayabilir. Yazmak zorunda da değilsiniz, üzerine uzun uzun düşünseniz yeter.
Sonuç olarak, sevgili anneciğim ve değerli babacığım, ikinize de teşekkür ederim. Beni sizler yarattınız.






