Blog

  • Beyn Bülteni #40 — Kahve perhizi, mızrap & arşe, “utangaç bir diktatör”

    Beyn Bülteni #40 — Kahve perhizi, mızrap & arşe, “utangaç bir diktatör”

    Kırkıncı Beyn Bülteni’ne hoşgeldiniz! Bu bültende Şebnem Ferah’ın konserinden, “çakı gibi” bir filmden, Bir Demet Tiyatro’dan ve iki güzel çalgının beklenmedik dostluğundan bahsediyorum.

    Beyn’e geçtiğimiz yedi günde abone olan 36 kişiye teşekkür edeyim ve bültene başlayayım. Önceki bülteni okumak isterseniz buraya tıklayın, sonra da yeni bültene başlayalım!

    Yazının her bölümünde ufak ufak notlar alıp, yazının sonunda yorum olarak paylaşırsanız okumayı ve yanıtlamayı çok isterim.

    🗨️ Haftanın dökümü

    🔸 Geçen hafta bülteni yayınladıktan sonra Burcu’yla Kızılay’a geçtik ve Ankara Substack buluşmasına katıldık. İyi ki buluşuyoruz, sohbet ediyoruz, sosyalleşiyoruz, arkadaşlıklarımızı geliştiriyoruz. Ankara’da veya İstanbul’da yaşıyorsanız, Kommunity topluluğumuza kaydolarak gelecekteki Substack Türkiye buluşmalarından epostayla haberdar olabilirsiniz.

    🔸 Ekim ayı boyunca kahve perhizi yapmaya karar verdim ve şaşırtıcı biçimde kahveye öyle aman aman “bağımlı” olmadığımı fark ettim. İlk gün başım bile ağrımadı (ki normalde kahve içmediğim ilk gün başım ağrır, sonra geçer) ama ikinci gün enerjim çok düştü. Üçüncü gün kahve perhizine bağlı bir şey hissetmedim, bugün de dördüncü günüm ve güne yeşil çayla başladım, canım kahve çekmedi. Bu arada “kafein perhizi” yapmıyorum, kola, çay, yeşil çay falan yine içiyorum. Kahve perhizini yapma sebebim de aslında yok gibi; sadece beynimde ve vücudumda ne gibi değişimler olacağını merak ettiğim için girdim bu işe.

    🔸 Soğuk algınlığı sezonu başladı. Normalde geçirdiğimden hafif geçiyor ama hiç geçirmesem iyiydi. Neyse, geçecek.

    🔸 Çamaşır makinemiz son nefesini verdi. Daha doğrusu aslında tamir edilirdi ama tamiri yeni makine parasına yakın olacağı için, biraz da mecburiyetten, yeni çamaşır makinesi almaya karar verdik. 5 kiloluk bekâr evi makinesinden 10 kiloluk aile evi makinesine terfi ettik! 😂

    🔸 Cuma akşamı Şebnem Ferah konseri vardı, biletini bize devreden arkadaşlarımız sağ olsun, konsere gittik. Yolculuk konserden uzun sürdü, trafik yüzünden 15 dakikalık araba yolculuğu iki buçuk saate uzadı! Sinirlerim çok yıprandı ve Burcu’yu da üzdüm ama soğuk havaya ve organizasyon faciasına rağmen Şebnem Ferah’ı dinlemek, çok uzaktan da olsa izlemek güzeldi. Tekrar gelirsen organizasyon şirketini değiştir de gel Şebo.

    🎞️ İzlenesi film: Swiss Army Man (2016)

    Haftanın izlenesi filmi, Burcu’yla bugüne kadar izlediğimiz en acayip filmlerden birisi olan “Çakı Gibi”:

    İntihara meyilli bir adamın İsviçre çakısı gibi çok işlevli bir cesetle olan duygu dolu dostluğunu… Yok, böyle anlatmanın imkânı yok. İzlemek zorundasınız.

    ▶️ İzlenesi video: Çok Güzel Bir Demet Tiyatrolar Bunlar

    Haftanın izlenesi videosu 2020 yılından ama bizi çok daha eskilere götüren türden:

    Çocukken çok ama çok severdim Bir Demet Tiyatro’yu. Yarısını anlamadığım esprilere güler dururdum, tiyatroyu sevdiren bir yapımdı. Yerine benzeri gelmediği gibi, başka hiçbir Bir Demet Tiyatro’nun yanına bile yaklaşamadı. Çok Güzel Hareketler Bunlar’ın (ilk ekibiyle yaptıkları) skeçleri gayet iyiydi ama yerini asla tutamadı. Bu videoya da yıllardır nasıl denk gelmemişim bilmiyorum.

    🎧 Dinlenesi müzik: Mızrap & Arşe

    Dinlenesi müzik köşemizde bugün intihara meyilli bir çellonun İsviçre çakısı gibi çok işlevli bir utla duygu dolu dostluğunu… Yok, böyle anlatmanın imkânı yok. İzlemek zorundasınız:

    İşin (cıvık) esprisi bir yana, utla çellonun böyle güzel bir uyum yakalayabileceğini tahmin edemezdim. Siz eder miydiniz? Yorumlarda buluşalım, bol bol müzik konuşalım.

    📜 Okunası yazı: “Utangaç bir diktatör”

    Bu haftanın “okunası yazısı” köşesini, bugüne kadar okuduğum en iyi savunma metni olabilir diye, Deniz Göktaş’a ayırdım:

    Komedyen Deniz Göktaş’ın savunmasının tam metni

    Anne ve babamın beni bir camın arkasından haftada yalnızca 1 saat görebilmek için 12 kez Ankara’dan Çorlu’ya gelmelerinin sebebi 4 cümleden ilki; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında söylediğim: “utangaç bir diktatörden, kendi kimliği ile barışık bir diktatöre geçişi, bizim başımıza gelenleri düşünmezsek, bir insan için olumlu bir ilerleme.” Ve BAM! 22 gün güneş yok Deniz’e.

    Buradaki “utangaç bir diktatör” tanımlaması cumhurbaşkanına hakaret sayılmış olup “terapiye gidiyor kesin, en son güldüğü video mezarlıkta” ifadeleri de rencide edici bulunmuştur. ‘‘Diktatör’’ ifadesi bir hakaret değil, siyasi bir nitelemedir. Başka bir sanatsal üretimde otokrat denebilir, bir komedyen gösterisinde demokrat diyebilir, benden daha çok güldürebilir. Yazılan metnin ve sanatçının üslubuna göre seçilen kelimeler değişebilir.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan aynı zamanda AKP Genel Başkanı’dır. 25 yıldır iktidarda olan partinin ve Türkiye’nin en yetkili yöneticisi olarak bu coğrafyanın yüzlerce yıllık geleneği olan hiciv sanatına/mizahi eleştiriye açık olmalıdır. Gösteride geçen “diktatör” benzetmesi otoriter eğilim gösteren bütün yöneticilere, dünyanın her yerinde sıklıkla yapılan bir benzetmedir.

    — Deniz Göktaş

    Övünmek gibi olmasın, Erdoğan’ın bana açtırdığı davanın hâkimi de bana beraat verdikten sonra gerekçeli kararında Erdoğan’a “eleştirilere açık olmalısın” mesajı vermişti. (Bir şekilde konuyu kendime getirmeyi başardım, eheh.)

    🤔 Düşünülesi

    Bültenin sonuna geldik! Bülteni (benzeri Aliya İzzetbegoviç’e atfedilen) güzel bir sözle kapatmak istiyorum:

    “Bizler bu dönemin hesabını verirken, yalnız kötülerin nefret dolu söz ve eylemlerinden değil, iyilerin ürkütücü sessizliğinden dolayı da pişmanlık duyacağız.” — Martin Luther King Jr.

    Yorumlarınızı bekliyorum, son söz sizin olsun. Haftaya görüşürüz!

  • Beyn Bülteni #39 — Kayınteyze, çayır çimen, Fosforlu Cevriye

    Beyn Bülteni #39 — Kayınteyze, çayır çimen, Fosforlu Cevriye

    Otuz dokuzuncu Beyn Bülteni’ne hoşgeldiniz! Bu bültende tatilden dönüyoruz, darphane müdürü Newton’ı izliyoruz, fon vurgununun detaylarını okuyoruz.

    Beyn’e geçtiğimiz yedi günde abone olan 35 kişiye teşekkür edeyim ve bültene başlayayım. Önceki bülteni okumak isterseniz buraya tıklayın, sonra da yeni bültene başlayalım!

    Yazının her bölümünde ufak ufak notlar alıp, yazının sonunda yorum olarak paylaşırsanız okumayı ve yanıtlamayı çok isterim.

    🗨️ Haftanın dökümü

    🔸 Tatil bitti, tatil sonrası stresi ve hüznü başladı. Çamaşır makinemiz bozuk, babamın evinin tadilatı devam ediyor, kayınteyzenin (böyle bir tanım yoksa da artık var) bahçe işlerine yardım ettik falan derken tatilde topladığımız enerjinin yarısı gitti bile… gibi geliyor. Elbette (geçen hafta dediğim gibi) şikâyet etmeye hakkımız yok, şükretmemiz gerekiyor bu hayata.

    🔸 Mide/bağırsak üşütmesini nasıl iyi idare ediyorsam, virüs bir türlü patlama yapamadı, o yüzden (maşallah diyeyim) gerçek anlamda kötü olmadım hiç. Yalnız bozuk bağırsak ve kaygı ilişkisini hayatımda ilk defa bu kadar net hissettim: Pazartesi veya salı günü muazzam bir panikle uyandım ve birkaç saat boyunca eşimin bana küs olduğunu düşünüp kuruntu yaptım. Sonra (af buyurun) ihtiyacımı giderdim ve gökyüzü masmavi, yüzüm al al oldu! 😂

    🔸 Dönüş yolumuz uzundu, çok uzundu: Çarşamba günü Bodrum’dan İzmir’e geçtik, bir arkadaşımıza misafir olduk; perşembe günü de İzmir’den Ankara’ya döndük. Bodrum-İzmir arası çok uzun değildi ama İzmir-Ankara arasında 8 saat boyunca yalnızca tek mola vererek araç kullanmak yorucuydu… ama değerliydi. Hem gidişimizle, hem gezişimizle, hem dönüşümüzle çok iyi bir sürüş tecrübesi verdi bana bu tatil. 2 haftada 2000 kilometreyi geçmişiz, düşünün.

    🔸 Bugün (bülteni yayınladığım pazar günü) yine yoğunuz: Öğleden önce Yeni Parti’nin Çankaya ilçe yönetimi seçimlerine katılacağız, öğleden sonra da Ankara Substack buluşmamız var. Bülteni sabah okuyanlardansanız ve Ankara’da oturuyorsanız, kalkın gelin, bekliyoruz! ❤️

    ▶️ İzlenesi video: Tanımadığımız Newton

    Modern bilimin öncüsü olmak için bilimin modern olmadığı zamanlarda yaşamak gerekiyor, değil mi? Newton da böyle bir abimiz. Açıkçası benim beklediğim bir hayat hikâyesi değildi çünkü oradan buradan edindiğim bilgiler neticesinde Newton’ı kafamda münzevi, simyaya ve İncil’in sırlarına kafayı takmış ama aynı zamanda keşif ve icatlarıyla bilim tarihine geçen “dünyanın en büyük bilim insanı” olarak tanırdım. Meğer simyayla kimyanın iç içe geçtiği bir zamanda yaşayan, İncil araştırmaları yapan ama Çelakıl’laşmayan, ilginç bir şekilde darphane müdürlüğü ve dedektiflik yapan, aynı zamanda keşif ve icatlarıyla bilim tarihine geçen “dünyanın en büyük bilim insanı” imiş. Okuduğunuz kaliteli bir Newton biyografisi varsa önerilere açığım.

    🎧 Dinlenesi müzik: Doğa İçin Çal

    Doğa İçin Çal’ın ilk videosu yayınlandığında 23 yaşını yeni bitirmiştim; o dönem gördüğüm en orijinal işlerden biriydi ve o kadar da bilinmeyen bir türküyü öyle güzel yorumlamışlardı ki tüylerim diken diken ve gözlerim dolu dolu dinlemiştim, başa sarıp tekrar tekrar dinlemiştim. Şimdi bu dünyadaki 38 yılım bitmek üzere ve Doğa İçin Çal on beşinci yılında on yedinci icralarıyla karşımızda. Yine tüylerim diken diken oldu, yine başa sarıp tekrar dinledim. Siz de dinleyin.

    📻 Dinlenesi podcast: Fon vurgununun özeti

    Mahallenizde daireler kaç lira? Ufak atalım, ortalama 10 milyon olsun. Mahalleniz de büyük olsun, içinde 10 bin daire bulunsun. Yaşanan fon vurgununun büyüklüğü, 8 tane mahalleyi baştan sona satın alabilecek büyüklükte. İşin siyasi ayağını kafamızda az çok tahmin edebiliyoruz ama Timur Soykan, muhalif kişiliğine rağmen siyasete girmeden bu devasa vurgunun, tarihimizdeki en büyük hırsızlığın detaylı bir özetini çıkarmış BirGün’e.

    📜 Okunası yazılar

    Bu haftanın okunası yazısı, 1000 kilo domates hakkında. Şaka şaka yine fon vurgunu üzerine:

    Diyelim ki bir domatesçinin elinde 1000 kilo domates var. Kilosu 10 TL. Yani elindeki malın toplam değeri 10000 TL.

    Bir de bizim mahallede bir tüccar var. Millete diyor ki, “Siz parayı bana verin, ben sizin için işleteyim.” Mahalleli de güvenip parasını veriyor.

    Bizim tüccar topladığı parayla gidip domatesçiden 600 kilo domates alıyor. Kilosu 10 TL’den, toplam 6000 TL. Buraya kadar normal ticaret.

    Ama sonra bizim tüccar ne yapıyor? Domatesçiden 10 kilo daha alıyor. Bu kez kilosuna 20 TL veriyor. Ertesi gün 20 kilo daha alıyor, kilosuna 50 TL veriyor. Sonra gidip 70 kilo daha alıyor, kilosuna 100 TL veriyor.

    Domatesin kilosu artık 100 TL!

    Bizim tüccarın elinde de 700 kilo domates var.

    (…)

    Devamını Engin Alemdar’ın Twitter hesabından okuyun. Elbette fon vurgunuyla kıyas edilemeyecek kadar basitleştirilmiş bir örnek ama vurgunun yöntemini ve olayın vahametini anlamaya çok yardımcı olabilecek bir yazı olmuş. Engin Alemdar’ı tanımam ama ellerine sağlık.

    Haftanın ikinci okunası yazısı, Fosforlu Cevriye ve daha pek çok güzel romanın yazarı Suat Derviş hakkında:

    Suat Derviş’i Neden Çok Seviyorum?

    Büyüdükçe insan bu masallardan uzaklaşıyor; yetişkinliğin koşuşturmacası ve günlerin getirdikleri yüzünden, yeryüzünün gerçekliğine çekiliyor – diye düşünüyordum. Ta ki edebiyatımızın en hüzünlü, en gururlu kadınıyla tanışana kadar: Fosforlu Cevriye.

    Önce, romanı okurken geceleyin kayıp gitmiş bir yıldızın parçası olarak yeryüzüne düştüğüne inandığı bölümü okumak, daha sonra bunun üzerinde düşünmek içimi hep cız ettirmiştir. Canım Fosforlu, sokakların soğuğuyla ve insanların onu aşağılamasıyla baş etmenin yolunu, ruhunun gökyüzünden geldiğini unutmamakta bulur.

    Fakat Fosforlu’nun sığındığı ruhu var eden asıl güç, yaratıcısının kendisiydi: Suat Derviş.

    — Selinay Yüksel

    İtiraf edeyim, Türk edebiyatında biraz zayıfım. Ama gerek Substack’te Selinay Yüksel gibi yazarlar, gerekse sosyal çevremdeki arkadaşlarım beni Türk edebiyatının güzel insanlarına yönlendiriyor, güzel kitaplarını okutuyor. Bu yazısından ilhamla Suat Derviş’le tanışacağım için sabırsızlanıyorum.

    🤔 Düşünülesi

    Bültenin sonuna geldik! Bülteni şu düşünülesi sözle kapatmak istiyorum:

    “Çalışmak; ilk sıkıntılara ve isteksizliklere üstün gelindikten sonra, şiddetli bir zevktir. Çalışmayı ceza saymak, onun güzelliğini ve iyiliklerini tanımamak, tabiata karşı haksızlık olur.” — Mustafa Kemal Atatürk

    Yorumlarınızı bekliyorum, son söz sizin olsun. Haftaya görüşürüz!

  • Beyn Bülteni #38 — Güze sitem, herkesle ilişkiler, İstanbul’un sahibi

    Beyn Bülteni #38 — Güze sitem, herkesle ilişkiler, İstanbul’un sahibi

    Otuz sekizinci Beyn Bülteni’ne hoşgeldiniz! Beyn’e geçtiğimiz yedi günde abone olan 20 kişiye teşekkür edeyim ve bültene başlayayım. Önceki bülteni okumak isterseniz buraya tıklayın, sonra da yeni bültene başlayalım!

    Yazının her bölümünde ufak ufak notlar alıp, yazının sonunda yorum olarak paylaşırsanız okumayı ve yanıtlamayı çok isterim.

    🗨️ Haftanın dökümü

    🔸 Tatile boyun sakatlığıyla başladım, boyun sakatlığıyla devam ediyorum, boyun sakatlığıyla bitireceğim gibi görünüyor. Aslında sebebi o kadar kötü değil: Her gün en az 30 dakika (çoğu gün 60 dakika) yüzüyorum ve her akşam en az 1 buçuk saat plaj voleybolu oynuyorum. (Her gün 10 bin adım atmayı da ihmal etmiyorum.) Bir yandan günde 3 saate yakın spor yapmış oluyorum, diğer yandan vücut dinlenmeye vakit bulamıyor, sakatlıklar da iyileşemiyor. Olsun, ne zamandır vücudumu böyle zorlamıyordum.

    🔸 Decathlon’da satılan, yüzün tamamını kaplayan deniz maskeleri var ya, hah, onlardan vardı bende ama tatile çıkmadan önce bulamadım. Zaten yeni modelini almayı düşündüğüm için “Bodrum’da alırım” dedim. Perşembe günü Muğla’daki tek Decathlon’a gittiğimizde acı gerçekle karşılaştım: Stok kalmamış! Normalde moralimi bu kadar bozmamam gerekirdi ama çocuk gibi üzüldüm, şansıma kızdım.

    🔸 Tatilde “idle” oyunlara sardım ama bağımlılık olmasın diye bir yöntem de geliştirdim: Oyuna başlıyorum, bir süre oynuyorum, hafif sıkılıp “n’apıyorum ben abi” der gibi olduğumda aniden oyunu kapatıp siliyorum. “Idle” oyun oynayanlar bilir, o “n’apıyorum abi ben” anlarını kaçırdığın zaman oyun seni içine çeker de çeker, üstelik oyunu oynadıkça geldiğin noktadan, kazandığın puandan daha zor vazgeçersin.

    🔸 Çok az insanın yapabildiği bir şeyi yapabildiğim için şükretmem gerektiğinin farkındayım. Allah bana, bize bunları nasip etti diye tatili kendime hak görüp, bir maske alamadığım için veya boynum tutulduğu için üzülmemeliyim. Şükretmeliyim.

    🎧 Dinlenesi müzik: Güz

    Bugün piyanoda Ece Dağıstan’ı, vokalde Güvenç Dağüstün’ü konuk ediyoruz:

    Nâzım Hikmet bu şiiri sonbahara yazmış. Geç kalan sevdiğine sitem etmiş biraz.

    Günler gitgide kısalıyor,
    yağmurlar başlamak üzre.
    Kapım ardına kadar açık bekledi seni.
    Niye böyle geç kaldın?

    Soframda yeşil biber, tuz, ekmek.
    Testimde sana sakladığım şarabı
    içtim yarıya kadar bir başıma
    seni bekleyerek.
    Niye böyle geç kaldın?

    Fakat işte ballı meyveler
    dallarında olgun, diri duruyor.
    Koparılmadan düşeceklerdi toprağa
    biraz daha gecikseydin eğer…

    — Nâzım Hikmet Ran

    Nâzım’ın duygularını sözlere bu kadar iyi dökebilmesi süper güç gibi geliyor bana. Sanırım beste Fazıl Say’a ait; o da sözlerdeki duyguları, sevgiyi ve sitemi notalara aktarırken harika bir iş çıkarmış.

    📻 Dinlenesi podcast: Herkesle ilişkiler

    Yürürken dinlemelik podcast olarak da, Onlar TV’de Şule Aydın’a konuk olan Uzman Psikolog Serdar Vatansever’in videosunu paylaşmak istiyorum:

    İnsanın başkalarıyla ve kendisiyle olan ilişkilerini yorumlayan, sesiyle güven veren bu abimizi ilk defa dinliyorum, anlattıkları çok hoşuma gitti. Arkadaşlık ve duygusal ilişkiler kadar yalnızlıktan da bahsediyor, başkalarıyla iyi geçinmek gibi kendinle iyi geçinmeyi (yani öz şefkati) de anlatıyor. Depresyonun gerekliliği kısmı da çok ilginçti. Psikolojiyle biraz olsun ilgiliyseniz kaçırmayın, şimdi dinlemeyecekseniz bile sonra dinlemek üzere bir yerlere kaydedin.

    📜 Okunası yazı: İstanbul’un sahibi

    İstanbul’un sahibi kim?

    O dükkâna epeydir devam ediyordum ama adamı daha önce hiç görmemiştim. “Kimdir” diye sordum berbere; “Haa o mu” dedi gülerek. “İstanbul’un sahibi o”. İyiden iyiye meraklanmıştım. “Ne demek İstanbul’un sahibi?” Berber ciddiyetle anlattı. “Abi şimdi Fatih İstanbul’u aldı ya, işte bu abinin ailesi o sırada buradaymış. Hatta bizimkiler gelmeden çok önce, yüzlerce yıl önce bile burada yaşıyorlarmış. Aynı semtte. Hiç kıpırdamamışlar yerlerinden. Hâlâ orada oturuyor bu abi. İstanbul’un en eskisi o yani, buralar hep onun sayılır.”

    — Yenal Bilgici

    🤔 Düşünülesi

    Bültenin sonuna geldik! Bülteni şu düşünülesi sözle kapatmak istiyorum:

    “Minnet yalnızca en büyük erdem değildir, diğer tüm erdemlerin annesidir.” — Marcus Tullius Cicero

    Yorumlarınızı bekliyorum, son söz sizin olsun. Haftaya görüşürüz!

  • Beyn Bülteni #37 — Seneidevriye, tatil, san’at, Hayyam

    Beyn Bülteni #37 — Seneidevriye, tatil, san’at, Hayyam

    Otuz yedinci Beyn Bülteni’ne hoşgeldiniz! Bu bülten biraz kısa oldu, idare edin lütfen! ❤️

    Beyn’e geçtiğimiz yedi günde abone olan 18 kişiye teşekkür edeyim ve bültene başlayayım. Önceki bülteni okumak isterseniz buraya tıklayın, sonra da yeni bültene başlayalım!

    Yazının her bölümünde ufak ufak notlar alıp, yazının sonunda yorum olarak paylaşırsanız okumayı ve yanıtlamayı çok isterim.

    🗨️ Haftanın dökümü

    🔸 Tatile geldik! Bodrum’un en güzel yerlerinden birine geldik, yerleştik, yılın stresini atmaya başladık. Bu sefer bülteni kısa kesmemin sebebi de bu.

    🔸 Tatil vesilesiyle, arabamızla beşinci uzun yol tecrübemizi de edinmiş olduk. (Bilmeyenlere not: 37 yaşında ilk defa araba kullanmaya başladım, çok zevkliymiş, herkese tavsiye ederim! 😂) İlk uzun yolculuğumuz Ankara-İstanbul arasıydı; sonra Çorum’a, Bartın’a ve İzmit’e gidip geldik, bu da beşinci oldu. Hatta bu yolculuğu aslında Ankara-İzmir (cuma) ve İzmir-Bodrum (cumartesi) diye düşünürsek altı uzun yol bile diyebiliriz. Diyebilir miyiz? Bence diyebiliriz.

    🔸 Neredeyse her yıl (genellikle ağustos-eylül aylarında) birer defa mide üşütmesi geçiriyorum. Önceki yıllardan idmanlı olduğum için bu yıl midem beni uyardıkça verdim probiyotiği, verdim nane çayını, verdim bulantı hapını… şimdilik iyi gidiyor.

    🔸 9 Eylül’de Burcu’yla evliliğimizin üçüncü seneidevriyemizi kutladık. (“Seneidevriye” kelimesini babaannemden öğrenmiştim, hâlâ severek kullanırım.) Geçen gün de yazdım, buraya da yazayım: Doğru insanı bulmak değil, doğru bir insan olmaya çabalamak önemli; bu şekilde doğru olmaya çalışan birine rastlarsınız ve böylece iki doğru insan birbirini bulmuş olur. Seviyorum bu kızı!

    ▶️ İzlenesi

    Çıkarın kâğıtları, fırçaları, makasları falan, san’at yapacağız!

    Çoğu gayet kolay uygulanabilecek 8 farklı teknikle çok tatlı eserler yapmış video sahibi. Özellikle birinci ve dördüncü teknikleri çok beğendim, yapasım geldi. Size önerip kendim unutacak değilim tabii.

    🎧 Dinlenesi

    Dinlenesi müzik köşemizde bugün Kuan’ın güzel bir parçası var:

    Kuan’ı bilmeyenler çok şey kaçırıyor, özgün ve enfes bir müzik grubu. Ekşi’de gördüğüm bir iddiaya göre enstrümanlarını kendileri yapıyorlarmış. Bu parçayı da Ömer Hayyam’a ait olan (veya ona ait olduğu düşünülen) iki rubaisini birleştirerek icra etmişler. Beğenirseniz diğer eserlerini de (özellikle “Pirlere Niyaz Ederiz”) dinleyin derim.

    🤔 Düşünülesi

    Bültenin sonuna geldik! Bülteni şu düşünülesi sözle kapatmak istiyorum:

    “Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyor ama hiçbir şeyin değerini bilmiyor.” — Oscar Wilde

    (“Günümüz” dediği de 1800’lerin sonları ha. Hiçbir şey değişmemiş.)

    Yorumlarınızı bekliyorum, son söz sizin olsun. Haftaya görüşürüz!

  • Beyn Bülteni #36 — Vampire Survivors, Parsel Melih, sanata sürüklenmiş çocuk

    Beyn Bülteni #36 — Vampire Survivors, Parsel Melih, sanata sürüklenmiş çocuk

    Otuz altıncı Beyn Bülteni’ne hoşgeldiniz! Bu bültende size bir işaret veriyorum, beynimizin saçmalamalarını anlatan bir abiye gönderiyorum ve yağmanın yasallaşması üzerine bir alıntı paylaşıyorum.

    Beyn’e geçtiğimiz yedi günde abone olan 11 kişiye teşekkür edeyim ve bültene başlayayım. Önceki bülteni okumak isterseniz buraya tıklayın, sonra da yeni bültene başlayalım!

    Yazının her bölümünde ufak ufak notlar alıp, yazının sonunda yorum olarak paylaşırsanız okumayı ve yanıtlamayı çok isterim.

    🗨️ Haftanın dökümü

    🔸 Bu haftanın yazı görseli olarak ilginç bir tabelayı paylaşmak istedim: “ARADIĞIN İŞARET BU” yazıyor. Tabii İngilizcede “sign” kelimesi hem “tabela” hem “işaret” anlamına geldiği için Türkçeye çevirince anlamı biraz kayboluyor ama olsun, siz yine de bu görseli (ve bu bülteni) aradığınız işaret olarak kabul edin!

    🔸 Ne zamandır bir yerimi sakatlamıyordum! 😂 Salı günü spor salonunda boynumu bir şekilde zorlamışım, spordan sonra fark ettim. O günden beri yatarken, kalkarken, otururken, yürürken ağrı kendini belli ediyor. Canımı sıkacak kadar kötü bir ağrı olmasa da, olmamasını tercih ederdim.

    🔸 Vampire Survivors oyununa sardım yine. Sürekli yeni özellikleri açılan ve genişleyen oyunları seviyorum, sonsuza kadar oynayabilirmişim gibi geliyor. The Binding of Isaac ve Noita gibi Vampire Survivors da yüzlerce saat oynayıştan sonra bile yeni özellikleri açılabilen, böylece sıkmadan kendini oynatabilen bir oyun. Vampire Survivors’ta henüz 57. saatimdeyim ama Noita’ya ayırdığım 462 saat veya The Binding of Isaac serisine ayırdığım 688 saat gibi bu oyun da epey ömrümü çalacak gibi. (Süreleri görünce yadırgadınız mı? Sosyal medyada geçirdiğiniz zamanı telefonunuzun “Dijital Denge” ayarlarından kontrol edip Instagram’a, Twitter’a, TikTok’a vb. her yıl kaç yüz saat harcadığınızı bi’ hesaplayın derim.)

    🔸 Babamın evinin tadilatı bitiyor, tatil vaktimiz yaklaşıyor… Bodrum, bekle bizi!

    ▶️ İzlenesi video: Parsel Melih 😈

    BirGün TV, bize enfes bir özet videosu hazırlamış: Melih Gökçek hayatımıza ne zaman girdi (ve neden bir türlü çıkmıyor), bu süreçte neler yaptı, neler yapmadı falan, neredeyse her şey var. “Neredeyse” diyorum çünkü bana göre en büyük skandal videoya eklenmemiş. Onu da Murat Ağırel çıtlatsın.

    🎧 Dinlenesi müzik: Sanata sürüklenmiş çocuk

    Başlığı, videoya gelen bir yorumdan arakladım 😂 ama ilk aklıma gelen başlık “Yerli ve milli Estas” şeklindeydi. Ta üçüncü bültende paylaştığım Estas Tonne’nin müziğine çok benzeyen bir tınısı var Wubba Lubba’nın—tabii Arda Umurhan, bu sound’ı gitarla değil bağlamayla yakalıyor. İsmini eşimden öğrendiğim “şelpe” tekniğini de tüm bağlama virtüözleri kadar iyi kullandığını görüyoruz. Gelecekteki icralarında, bağlamanın komalarını da kullanması dileğiyle.

    📻 Dinlenesi podcast: Beynimizin saçmalamaları

    Akşam yürüyüşlerinizden birinde kulaklığınızı takın, nörobilimci Dr. Kerem Dündar’ın “Olmaz Öyle Saçma Beyin” serisindeki bu sohbetini dinleye dinleye yürüyün. Öteleme (procrastination) tuzağına düşmemizin sebebi beynin hangi parçasıymış, zekânın ilişkilere zarar verme ihtimali neymiş, dürtüsellikle aşırı düşünme (overthinking) arasında nasıl bir bağlantı varmış… Son zamanlarda dinlediğim en faydalı podcast’lerden biri oldu.

    📜 Okunası yazı: Nasıl yardım istenir?

    Bu haftanın okunası yazısı Ender Ahmet Yurt’tan geliyor:

    Yardım İstemek ve Kendine Güven

    Peki tanımadıklarımıza soru sormak neden bu kadar zor? Bunun farklı nedenleri var. Bence en önemlisi: reddedilme ve utanç korkusu. Muhtemelen soruyu soracağınız kişi sizden daha bilgili ve soru sormadan önce ya ben yetersizim, kimim ki bu insanın zamanını alıyorum bu basit şey için diye düşünüp vazgeçiyoruz. Aslında o kişiyi tanımadığımız için onu ve durumunu bilmiyoruz, o da bizi bilmiyor. Bu belirsizlikte bir dengesizlik yatıyor ve anlamsız düşüncelere bizi itiyor.

    — Ender Ahmet Yurt

    Substack’te hesabı olmasına karşın yazılarını burada değil Ghost altyapılı sitesinde yayınlamasına biraz içerlesem de, Ender’in yazılarını okumaktan çok keyif alıyorum. Ender bu yazıda aslında iş yaşamında başkalarından yardım isteme konusuna odaklansa da, yazı içinde günlük yaşamda da kullanabileceğimiz tavsiyeler bulabilirsiniz. Haddim olmadan kaynak yapacağım; benim “Aptalca sorular sormanın güzelliği” başlıklı yazımı da Ender’in yazısından sonra okuyabilirsiniz.

    🤔 Düşünülesi

    Bültenin sonuna geldik! Bülteni şu düşünülesi sözle kapatmak istiyorum:

    “Yağma bir topluluğun geçim kaynağı haline geldiğinde, çok geçmeden buna cevaz veren yasalar ve onu yücelten bir ahlak inşa ederler.” — Frédéric Bastiat

    Frédéric Bastiat isimli ekonomistin Sophismes économiques (Ekonomik Safsatalar) isimli kitabındaki bu alıntıya, eksik bir çeviriyle, Twitter’da denk gelmiştim. Biraz araştırıp orijinal alıntıya ulaşınca çevirisini de yaptırıp (Gemini bu konuda çok iyi) paylaşmak istedim. Bazı şeyler yüzyıllar geçse değişmiyor demek. Kültür, din, millet fark etmiyor.

    Yorumlarınızı bekliyorum, son söz sizin olsun. Haftaya görüşürüz!

  • Beyn Bülteni #35 — Zafer Bayramı, muhafazakâr penguen, sonsuz yapboz

    Beyn Bülteni #35 — Zafer Bayramı, muhafazakâr penguen, sonsuz yapboz

    Otuz beşinci Beyn Bülteni’ne hoşgeldiniz! Bu bültende 7 yıllık telefonuma veda ediyorum, bir Koreli duo’nun Türk marşı cover’ını paylaşıyorum, body shaming’i tartışıyorum.

    Beyn’e geçtiğimiz yedi günde abone olan 12 kişiye teşekkür edeyim ve bültene başlayayım. Önceki bülteni okumak isterseniz buraya tıklayın, sonra da yeni bültene başlayalım!

    Yazının her bölümünde ufak ufak notlar alıp, yazının sonunda yorum olarak paylaşırsanız okumayı ve yanıtlamayı çok isterim.

    🗨️ Haftanın dökümü

    🔸 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun! Millî bayramlarımızı kutlamak bu yıl da yasaklanmadı çok şükür; kutlayabildiğimiz kadar kutlayalım.

    🔸 Aşırı sıcaklar bu hafta da devam etti. Ankara’da gördüğüm en şiddetli sıcak hava dalgası değildi (2023’teki psikoloji bozan sıcağı unutamıyorum) ama yine de lıkır lıkır su içirdi, gölgelere kaçırdı. Seneye daha da kötü olacak diyorlar, Allah sonumuzu hayır etsin.

    🔸 7 yıl sonra telefon değiştirdim, yeni bir akıllı telefon aldım. (Cüzdanım açılmışken kulaklıklarımı da yenileyeyim dedim, kulaklık da aldım.) İlk akıllı telefonumu 2014’te almıştım, ikincisini 5 yıl sonra 2019’da aldım, bu da üçüncü akıllı telefonum olmuş oldu. Nazar değmesin, temiz kullanıyorum.

    🔸 İtiraf ediyorum: Bu aralar yazma konusunda isteksizim. Bültenler dışında yazmaya başladığım, bi’ saniye, 17 yazı taslağım ve 26 yazı fikrim var! Bir türlü bitiremediğim uzun öyküm de kenarda duruyor. Yakında tatile çıkıyoruz; tatilde her gün oturup birer saat yazı yazmak istiyorum. Onu da beceremezsem, Victor Hugo’un eserini (Notre Dame’ın Kamburu) bitiremediğinde yaptığı gibi soyunup, kıyafetlerimi eşime emanet edip, yazılarımı bitirene kadar odamdan çıkmayacağım.

    🔸 Spoiler gibi olmasın, bu sefer bültenin geri kalanını daha kişisel yazmaya çalıştım. Bakalım beğenecek misiniz?

    🎞️ İzlenesi film: Happy Feet

    Ergenliğimde animasyon işlerine merak salmıştım, grafik animasyon eğitimi alıp çizgi filmler yapmak istiyordum. Happy Feet de tam o yıllarda izlediğim, dönemine göre çok ileri animasyon teknolojileri kullanan bir filmdi:

    Şarkıların hayatın merkezinde olduğu bir penguen köyünde esas oğlanın sesi çok kötüymüş ama diğer penguenlerden farklı olarak çok çok iyi dans edebiliyormuş. Köyün iktidarını elinde tutan zekâsız muhafazakâr penguenler farklılıklara tahammül edemediği için esas oğlanı köyden kovmuş ama esas oğlan, köyün ve hatta bütün penguen halklarının selameti için bir yolculuğa çıkmış. Döndüğünde babası dâhil tüm muhafazakâr penguenleri oynatmayı başarmış. Mutlu son.

    İşin esprisi bir yana, filmin hikâyesi gerçekten güzel. Çocuklarınıza izletebileceğiniz eğlenceli ve eğitici, düşündürücü bu çizgi filmi bence izleme listenize ekleyin.

    ▶️ İzlenesi video: Brütalist şaheser

    Haftanın izlenesi videosu, iddiaya göre, İzmir’in en sıra dışı evini anlatıyor:

    Ben evcimen bir insanım ama hep geniş bir evde oturmayı hayal ettim (ileride nasip olur inşallah). Bu inşaat mühendisi abimiz de müstakil evini (muhtemelen milyonlarca dolar harcayarak) çok güzel bir şekilde tasarlatmış, yaptırmış, dayamış ve döşemiş. Brütalist mimari normalde hoşuma gitmez ama ahşap detaylar ve bol yeşillikle (Evin bostanı var be!) çok güzel bir uyum yakaladığını düşündüm. Evin içindeki işlevsel alanlar ve sanat eserleri de çok hoşuma gitti. İnce düşünülmüş yapıları seviyorum.

    🎧 Dinlenesi müzik: Biz Atatürk Gençleriyiz

    Dinlenesi müzik köşemizde bugün Koreli bir ikilinin Biz Atatürk Gençleriyiz marşının icrası var:

    Marşlara özel bir ilgim var. Yalnız Türk marşları değil, her ülkenin, her milletin marşları bana ilginç geliyor. Dinlediğim tüm marşların sözlerini okuyup anlamaya, müziğin ritmini hissetmeye çalışırım. HoonDoo’nun bu icrasında da elbette koltuklarım kabardı ama ses aralığının ne kadar geniş olduğunu fark ettim. Normalde marşların basit olması beklenir (herkes söyleyebilsin diye) ama bu marşımızın pesleriyle tizleri arasındaki uzaklık biraz fazla. Tabii bu da marşı daha müzikal, daha etkileyici yapıyor.

    📻 Dinlenesi podcast: Kredi, faiz falan

    Ekonomi aşırı sıkıcı bir konu, di’ mi? Neyse ki Hakan Özerol var. Takın kulaklıklarınızı, giyin ayakkabılarınızı, markete gidip gelirken şu sohbeti dinleyin:

    Maalesef günümüz Türkiye’sinde faiz-kur-enflasyon üçgenini, kredilerin nasıl verildiğini ve nasıl kullanılmaması gerektiğini, paranızın değerini (en azından) koruyabilmek için neler yapmanız gerektiğini falan bilmek zorundayız. Hakan Özerol’u seviyorum çünkü katıldığı programlarda bu can sıkıcı, ruh emici konuları gayet anlaşılır biçimde bize öğretebiliyor, bilgilerini aktarabiliyor.

    🎮 Oynanası oyun: Sonsuz Yapboz

    Kedi anne-babası olmanın pek görülmeyen olumsuz etkilerinden biri, yapbozların hayatınızdan çıkması. Ben yapboz seven bir adamdım, kediler hayatımıza girdiğinden beri elimi süremedim. İstiyorum ki saatler boyunca bir yapbozun başında durayım, bir parçanın yerini bulmak için onlarca dakika harcayayım, eğilmekten belimi kırayım.

    Sonra şu siteyi buldum:

    InfiniteJigsaw.com

    Siteye giriş yapmaya gerek yok, açar açmaz parçaları yerleştirebiliyorsunuz. Parçalar bitince görüntü biraz uzaklaşıyor ve bitirdiğiniz yapbozun çevresine koymaya devam edebileceğiniz yeni parçalar beliriyor. Onlar bitince görüntü yine uzaklaşıyor ve beliren yeni parçalarla sonsuza kadar yapboz yapmaya devam ediyorsunuz! Açık konuşmak gerekirse gerçek bir yapbozun yerini alması imkânsız… ama yapboz yapma (ve bozma) hevesinizi hakkıyla karşılıyor.

    📜 Okunası yazı: Kehanetinin Gerçekleşme Yılları

    Nil Ertürk’ün yeni yazısını okumadan geçmeyin:

    Kehanetinin Gerçekleşme Yılları

    Kehanetlerin kadersel olarak kaçınılmaz olanı işaret ettiğine dair inanış, insanlığın en eski hikayelerinin konusu. Doğmadan önce dedesini öldürecek olduğu söylendiği için bir sandığın içinde denize atılan Perseus, 16 yaşında öleceği söylendiği için hayatı boyunca kuleye kapatılan Rapunzel gibi, kaçmak için en yüksek önlemler alınsa da eninde sonunda gerçekleşen kehanet masalları, bize, aslında kendi hikayelerimize az çok hakim olduğumuzu, iç görümüzün bize yol gösteren bir erken uyarı sistemi olduğunu anlatmak istiyor sanki.

    — Nil Ertürk

    30’larında hayatını değiştirebilen birisi olarak yazıyı çok değerli buldum ama bence 20’lerinde olgunlaşabilen insanlar o yaşlarda hayatlarını dönüştürmeye, kendilerini gerçekleştirmeye başlayabiliyorlar. Felsefi tınısı çok güçlü bir kişisel gelişim yazısı arıyorsanız (benim yazıyı bitirip yorumladıktan hemen sonra) Nil’in yazısına geçin derim.

    🤔 Düşünülesi

    Bültenin sonuna geldik! Bülteni şu düşünülesi sözle kapatmak istiyorum:

    “Kimse doğuştan çirkin olanları suçlayamaz ama idman eksikliği yüzünden vücutları çirkinleşenleri kınayabiliriz.” — Aristoteles

    Bugün “body shaming” diye kınanan bu düşünce (thought shaming?) aslında insanın sağlıklı bir vücuda sahip olması gerektiğini anlatan (biraz sert) bir yorum, en azından ben öyle okuyorum. Aristo’cuğumun kimseden incecik bel, geniş omuzlar ve “six-pack” beklediğini sanmıyorum; diğer yandan sağlıklı vücutlara sahip olmak hepimizin hakkı ve sorumluluğu. Bu bencesi tabii.

    Sizin yorumlarınızı da bekliyorum, son söz sizin olsun. Haftaya görüşürüz!