Beyn Bülteni #12 — Bayram, mabut dede, bacak kasları, Saraçhane

On ikinci Beyn Bülteni’ne hoşgeldiniz! Beyn’e geçtiğimiz yedi günde abone olan 51 kişiye teşekkür ederek başlayayım bültene. Bu bültende “WA!” diyorum, meşhur bir filmi konuşuyorum, kaslı bacakların faydalarına dikkat çekiyorum, iyi yazarlardan iyi yazılar paylaşıyorum.

Önceki bülteni okumak isterseniz buraya tıklayın, sonra da yeni bültene başlayalım! Yazının her bölümünde ufak ufak notlar alıp, yazının sonunda yorum olarak paylaşırsanız okumayı ve yanıtlamayı çok isterim.

🗨️ İç dökümü

🔸 Herkese iyi bayramlar! İnancın içinin iyice boşaltıldığı, hayatın anlamsızlaştığı, ekonominin dibe vurduğu bir dönemde bile bayramı nispeten mutlu bir şekilde geçirebilmek güzeldi. Umarım sizin bayramınız da iyi geçmiştir.

🔸 Dünya savaşı boyutunda değil ama 90’ların Körfez Savaşı boyutunda bir savaşı anlık güncellemelerle, canlı yayınlarla, dünyanın her yerinden yorumcularla takip etmek tuhaf bir hismiş. Paylaşılan her bilginin ardında “Acaba bu bilgi hangi amaçla kim tarafından paylaşıldı?” sorusunu sorma refleksi de garip. Sonuçta dünyanın en zengin insanlarının gezegendeki her türlü enerji kaynağını kontrol etmeye çalıştığı bir dünyadayız ve savaş da enerji santralleri, rafineriler ve hammaddelerin kontrolü üzerine bir savaş. Üstüne bir terör devletinin hastalıklı kıyamet senaryosunu harekete geçirmek için sarf ettiği özel çabayı da görüyoruz… Amaaan neyse ya, bayram bayram konuştuğumuz şeylere bakın.

🔸 WA! Evet. WA!

🔸 Spor ayakkabımı tamire verdim. Satın aldığımız her şeyin elimizde kaldığı “kalitesizlik çağı”nda ayakkabıların bu kadar hızlı eskimesi ekstra uyuz ediyor. Sonuçta ucuz bir mal değil, eskidikçe tamir ettiriyorsun ve ikinci tamiri görmeden yenisini alman da gerekiyor (tamir ettirmek istemediğimden değil, sık tamir ettirilmeyecek şekilde tasarlandığından). E, benim ayak da vücut da iri olduğu için yılda bir ayakkabı değiştiriyorum; 12’ye bölerek hesap edince telefon faturası, internet faturası gibi bir de aylık ayakkabı giderim varmış gibi hissediyorum. Sağlam ayakkabı markası tavsiyelerinize açığım arkadaşlar! 😂

🔸 Dune: Part Three’nin fragmanı gelmiş (İngilizce altyazılıTürkçe altyazılı), herhalde 6-7 defa izlemişimdir. 18 Aralık’ta vizyona girecek, %99 ihtimalle o haftanın bülteninin “izlenesi filmi” bu olacak (%1 ihtimalle sinemaya bilet bulamayacağım, sonraki haftaya kalacak). İlk film derinden etkilemişti, ikinci filme aşık olmuştum, üçüncü filmi de izledikten sonra favori film üçlemem olacağını düşünüyorum. İlk Dune kitabını da okumuştum, bu filmden sonra da (2027 yılında) ikinci kitaba başlarım sanırım. Allah bana da böyle büyük eserler yazmayı nasip etsin.

📺 İzlenesi

Haftanın izlenesi filmi; ağızdan ağıza pazarlamayla yarattığı heyecanın (ve bi’ minik öfkenin) hakkını veren Kurtuluş:

Takva’dan beri dini merkeze alıp hakkıyla eleştiren bir film yoktu, iyi geldi. Filmde “iki” sayısından çok var arkadaşlar: İki köy, iki aşiret, iki kardeş, iki ideoloji, iki tapınak (dergâh ve mağara) ve hatta iki mabut (Allah ve dede) var. Kürtleri değil ama Kürtçü ideolojiyi biraz rahatsız eden filmde, 2009 Bilge Köyü Katliamı’ndan esinlenilmiş ama o katliamdan çok daha farklı bir öykü yazılmış. Dehşete düşüren bazı sahnelerinden ötürü herkese tavsiye etmesem iyi olacak ama Berlin Uluslararası Film Festivali’nden aldığı Gümüş Ayı ödülünü kesinlikle hak ettiğini söyleyebilirim. Altın Ayı ödülünü alan Sarı Mektuplar’ı da izleyeceğim.

Haftanın izlenesi videosu; 6 dakikada yapılabilecek en karmaşık zaman yolculuğu animasyonu:

İnternetteki çöp adam animasyonları dünyasına hakim olanların (çok ufak bir küme olduğunu biliyorum) “Animator vs. Animation” serisinin yazarı olarak tanıdığı Philips “Terkoiz” Lacanlale’in eseri, müziği ve öyküsü bakımından Tenet filmini andırıyor. İlk izleyişinizde tamamını anlamayı beklemeyin, şovun tadını çıkarın, sonraki izleyişiniz veya izleyişlerinizde öyküyü de çözeceksiniz.

Haftanın kısa videosu da, gününüz kötü geçtiğinde izlemelik kısacık bir video: “WA!” demeyi öğrenin!

Peki neden? Çünkü WA! İşin geyiği bir yana, gerçekten bunu bir “mantraya” dönüştürmek mümkün olabilir: Canım sıkıldığında kısık bir wa, öfkelendiğimde heyecanlı ama bağırmayan bir wa, üzgünken hüzünlü bir wa, mutluyken capcanlı bir wa… Özellikle yüksek duyguları bu wa’larla yumuşatmayı deneyeceğim.

🎧 Dinlenesi

Dinlenesi müzik köşemizde bugün Fazıl Say’ın Nazım Oratoryosu’nu paylaşmak istiyorum:

Yandaşlaştığından beri Fazıl Say’a saygımı yitirdim, sanatının da durduğunu gördüm ama eski zamanlarından bu eserin gerçekten önemli ve değerli olduğunu kabul ediyorum. Genco ErkalSerenad Bağcan ve Güvenç Dağüstün başta olmak üzere ekip de çok güçlü. Yaşamaya Dair ve Vatan Haini kısımlarını kesinlikle dinleyin.

Yürürken dinlemelik podcast olarak da, cezaevinden çıktıktan sonra ekranlara ufak ufak dönmeye başlayan Fatih Altaylı’nın Dr. Deniz Şimşek’le yaptığı sohbeti öneriyorum:

Başlık ve alt başlıkta “bacak” vurgusu olsa da aslında bütün vücudu ve vücuda iyi gelen takviyeleri ve egzersizleri konuşmuşlar. Özellikle 40 yaş üstü herkesin dikkat etmesi gereken konular ama bence genç yetişkinlerin de alabileceği çok sayıda bilgi ve ders var sohbette. Kulaklığınızı takın, bir saatlik bir yürüyüşe çıkın, yürürken güzel güzel dinleyin.

📗 Okunası

Bu hafta okunası yazıların birincisi, “yazan: kalyope” ismiyle yazan Hülya’nın yazmaya duyduğu sevgiyi anlattığı yazı:

🔸 “Tutkum hep oradaydı: yazmak” — Hülya Lasch

Küçükken okumaya duyduğu ilgi ve sevgiyi kompozisyonlarla yazıya duyduğu sevgiye dönüştürmüş, üniversiteye kadar defter defter doldurmuş, üniversiteyi yazmayı boşlayarak geçirse de sonrasında eski tutkusuna dönüş yapmış. Ve bu yıl bir şekilde biz de onu bulmuşuz. Div’in hikâyesini de bekliyoruz Hülya! (Unutmadan—doğum günün de kutlu olsun! 🎂)

Okunası yazılarımızın ikincisi, Ender Ahmet Yurt’tan “psikolojik tepkisellik” mefhumu üzerine kısa bir tanım & yorum yazısı:

🔸 “Yapamıyorum, O Halde Varım” — Ender Ahmet Yurt

Hayatımızı yaptıklarımıza değil yapamadıklarımıza odaklanarak yaşamanın sıkıntısını anlatmış Ender (veya Ahmet) (veya Ender Ahmet). Bu tuzaktan kurtulduğumuzda hem yaşadıklarımızdan daha mutlu olmayı becerebiliriz, hem de eksiklerimizi geliştirmek için çaba sarf edebiliriz. Şikayetin konfor alanımızı daralttığını unutmayalım.

Üçüncü okunası yazı da, “Yapay Zeka Hayatım” ismiyle yazan Dilek Hanım’ın Saraçhane eylemleri üzerine yazdığı çok hoş bir yazı:

🔸 “Cildimdeki Işıltının Şaşırtıcı Kaynağı: Saraçhane Günlükleri” — Dilek İyigün

“Çünkü, benden daha büyük bir şeyin parçası olmak, bana iyi geliyor.” cümlesi zaten yazıyı harika bir şekilde özetliyor. Memleketin yarısından fazlasının oy vermeye hazır olduğu bir liderin abuk subuk sebeplerle mahpus edildiği bu skandalın yıl dönümünde, güzel bir hatırlatma yazısı olmuş.

🤔 Düşünülesi

Haftanın düşünülesi sözü, bugüne kadar en çok alıntıladığım “Ahlâk Mektupları” kitabından, Seneca’dan:

“Felsefe, avama yönelik bir zanaat değildir. Gösteri için hazırlanmamıştır. Sözlere değil, eyleme önem verir. İnsanın, gününü bir eğlence ile geçirsin, boş vakitlerini can sıkıntısından kurtarsın diye değildir felsefeye başvurması. Felsefe, ruhu bir kalıba döker, işler; yaşamı düzenler, eylemleri doğru yola koyar; yapılacak yapılmayacak işleri gösterir; dümenin başına oturup tehlikeli dalgalar arasında çırpınan gemiyi yönetir, ona yön verir. O olmadan hiç kimse korkusuz, güven içinde yaşayamaz.“ — Seneca

Popüler kültür, felsefeyi bize ya “boş iş” diye kötüler, ya da “çok zor anlaşılan gizli ilim” ambalajıyla pazarlar çünkü neoliberal kapitalist düzenin devamlılığı için bizi felsefeden uzak tutmak gerekir. Felsefe kitaplarının Türkçe çevirilerinin bile çoğu zaman günlük kullanılan dilden uzak, uydurulmuş veya aşırı nadir kelimelerle karmaşıklaştırılmış olduğunu görüyorum. Seneca’nın zamanında bile böyleymiş ki “Felsefe, avama yönelik bir zanaat değildir.” demiş, felsefenin halktan uzaklaştırılışını eleştirmiş. Felsefe herkese, hepimize lazım arkadaşlar.

❓ Sorulası

Haftanın bültenini şu soruyla kapatalım:

Bir zaman makineniz olsaydı geçmişe mi giderdiniz, geleceğe mi? (Geri dönme şansınız yok!)

Soruyu zorlaştırmak için eklediğim parantezden sonra soruyu ben de cevaplayamadığımı fark ettim! 😂 Geçmişe gitmenin olumlu yanları da (büyük insanlarla tanışmak, bugünün bilgi ve tekniğini geçmişe götürmek), olumsuz yanları da (basit hastalıklardan ölmek, temiz yemek/su bulamamak) var. Gelecekte iyi yaşamanın da bir garantisi yok, terk edilmiş bir gezegende veya pedofil elitlerin diktasında ölme gibi ihtimaller var. Sanırım biraz daha güvenli bir tercih yapıp 1900’lerin başına giderdim, genç Mustafa Kemal’le tanışır, elimden geldiğince ona yardım ve hizmet ederdim.

Bültenin sonuna geldik! Yazının başında rica ettiğim gibi notlar aldıysanız ve yazının altında yorum olarak paylaşmaya karar verdiyseniz, şimdiden beni çok mutlu ettiniz ❤️ Haftaya görüşürüz!

Barış Ünver
22 Mart 2026

Yazıyı beğendiniz mi? Beğendiyseniz, Beyn'de yeni bir yazı yayınlandığında eposta kutunuz içinden okumak için beyn.substack.com adresinden Beyn'e abone olabilirsiniz.