On üçüncü Beyn Bülteni’ne hoşgeldiniz! Bu bültende spor ayakkabılarıma üzülüyorum, Substack buluşmamıza seviniyorum, hormonal döngülerimiz üzerine konuşuyorum ve küçükken yapmak isteyip de yapamadığım meslekleri sayıyorum.
Beyn’e geçtiğimiz yedi günde abone olan 38 kişiye teşekkür edeyim ve bültene başlayayım. Önceki bülteni okumak isterseniz buraya tıklayın, sonra da yeni bültene başlayalım! Yazının her bölümünde ufak ufak notlar alıp, yazının sonunda yorum olarak paylaşırsanız okumayı ve yanıtlamayı çok isterim.
🗨️ İç dökümü
🔸 İkinci ayını doldurmak üzere olan öksürüğümün bütün dünyada bir salgın olduğunu öğrendim, inanır mısınız mutlu oldum. Birkaç ay önce sahiplendiğimiz Ninca’ya alerjim olduğunu bile düşünmeye başlamıştım. (Yıllar önce sahiplendiğimiz Benek’e alerjim olmadığı için böyle bir ihtimal olduğunu düşünmüyordum ama veteriner “Farklı kediler alerji yapabilir.” deyince korkmuştum.) Global öksürük krizi Ninca’ya yaradı, hehe.
🔸 Kahvenin bokunu çıkartmaya başladım sanırım. Dün 5 bardak, ondan önceki gün 3 bardak derken bu hafta 20 bardak kahve içmişimdir. Gerçi haftada 5 litre (litreyle ölçünce anormal gibi görünse de) anormal değil ama yine de günde 2’ye düşürsem iyi olacak. Gerçi soğuk demleme kahve mevsimi de geliyor, ondan daha da fazla tüketiyorum, offf… Neyse, en büyük derdim bu olsun.
🔸 Eski yazılarımla ilgili fikrim geldi: 2006’dan beri yazdığım yazıları olduğu gibi yeniden yayınlamak yerine, seçtiğim bir eski yazımı okuyup, üzerine düşünüp, yazıyı baştan yazabilirim. Yazının ana fikri değişmez, yapısı da büyük ölçüde aynı kalır ama atıyorum 21 yaşındaki Barış’ın aklıyla değil, 37 yaşındaki Barış’ın aklıyla aynı yazı yeniden yazılır, yayınlanır. Bu hafta eski bir yazımı olduğu gibi yayınladım, daha önceden de birkaç defa yapmışlığım var ama sanırım bu fikri hayata geçireceğim.
🔸 Spor ayakkabımı tamirden aldım. Ayakkabıcımız depresyonda (şaka değil), işinden de sıkıldığı için eskisi gibi iyi yapamıyor ayakkabılarımızı. Şimdi de güzelim ayakkabıyı… mahvetmemiş ama, ne bileyim, ayakkabı eskisi gibi değil gibi. Ayakkabıcımızı depresyondan çıkarmak ve yeni bir ayakkabıcı bulmak önümüzdeki seçeneklerden ikisi.
🔸 Son olarak… Dün Substack buluşmamız vardı!
📺 İzlenesi
Haftanın izlenesi filmi; yılların eskitemediği Steven Spielberg şaheseri, Catch Me If You Can:
Kadro o kadar dolu ki, Martin Sheen gibi bir adam neredeyse figüran gibi kalmış. Hikâye o kadar akıcı ki, 2 buçuk saatin nasıl geçtiğini imkânı yok anlamıyorsunuz (ki 2002 yılında bu kadar uzun filmler nadiren çekilirdi). Ayrıca belirtmeden geçemeyeceğim: Şu tarz fragmanları özlemişim ya. 90’ların naifliğini, 2000’lerin hareketliliğini taşıyan bu filmi ben sanırım 6. defa izledim, eşim de 2. defa izledi, siz de muhtemelen izlemişsinizdir, tekrar izleyin derim.
Haftanın izlenesi videosu, bir ruh hastasından gelsin:
LEGO’dan işleyen bir daktilo yapmış, Allah’ın manyağı… Ne güzel yapmış be! Mürekkep yerine üzerinde harfler olan LEGO parçaları kullanmış, kâğıt yine LEGO’dan, mekanizma baştan sona LEGO parçalarından (ve lastik bantlardan) oluşuyor. İngilizce bilmenize ve adamın anlattıklarını dinlemenize gerek yok, videoyu ağzınız açık izleyebilirsiniz.
🎧 Dinlenesi
Dinlenesi müzik köşemizde bugün İstiklâl Marşı var… ama çok az bilinen ilk bestesiyle:
Ali Rıfat (Çağatay) Bey’in bestesi, Mehmet Akif Ersoy’un güftesine ayrı bir yakışmış, dinlemesi çok keyifli olmuş ama elbette bir “millî marş” olarak değerlendirilemeyecek kadar ağır ve nağmeli. Muhtemelen bu sebeple beste yarışmasının ilk kazananı olan Ali Rıfat Bey yerine yarışmanın katılımcılarından Osman Zeki (Üngör) Bey’in bugün bildiğimiz bestesi kabul edilmiş. Detayları Vikipedi’den okuyabilirsiniz. Bu arada İstiklâl Marşı’nın bu hikâyesinden güzel bir yazı da çıkar gibi. Not alayım.
Yürürken dinlemelik podcast olarak da, paylaşmaktan asla sıkılmayacağım Sinan Canan’ı paylaşacağım:
Geçen aya kadar Sinan Canan’ın NTV’de program yaptığını bile bilmiyordum, bu (ikinci) YouTube kanalını bulunca basbayağı tüm videoları sırasız izlemeye başladım. Açıkçası kanalı biraz karışık yapmışlar: Aynı programları birden fazla defa yayınladıkları oluyor, ayrıca programdan kesitleri yine aynı kanalda yayınlıyorlar (podcast dünyasında sıkça kullanılan bir teknik, bütün hâlindeki bölümleri bir kanalda, kesitleri kesitlere özel bir kanalda yayınlamaktır; böylece bölümleri bütün olarak izlemek/dinlemek isteyenlerle kesitleri tüketmek isteyenleri ayırt edebilirsin). Kanalın karmaşıklığı bir yana, içerik her zamanki gibi harika—programa katılanların soruları ve görüşleri de çoğu zaman çok hoş. Dinleyin efendim.
📗 Okunası
Bu hafta okunası yazıların birincisi, “Yesh” ismiyle yazan Yeşim’in hayatını hormonal döngülerine göre düzenlemesinin kendisine sağladığı faydaları anlattığı yazısı:
🔸 “Döngü Senkronizasyonu Tükenmişlikten Kaçınmamı Nasıl Sağladı” — Yeşim Özbirinci
Hormonal döngülere göre hayatı düzenleme fikri benim de ilgimi çekti—pek bilinmez ama erkeklerin de hormonal döngüleri var. Kadın arkadaşlarıma Yeşim’in yazısını kesinlikle öneririm; ben de erkeklerin hormonal döngülerini ve buna göre hayatımı nasıl düzenleyebileceğimi araştıracağım.
Okunası yazılarımızın ikincisi, gazeteci Yenal Bilgici’nin kapatılan Mimar Kemal Ortaokulu üzerine yazdığı bir yazı:
🔸 “bir okul kaybolurken” — Yenal Bilgici
Yazı yalnız Mimar Kemal Ortaokulu hakkında değil, kapatılan bu okul üzerinden ulusal tarihimizi nasıl koruyamadığımız üzerine değerli bir eleştiri. Bugünün zavallı muktedirlerinden ümidim yok ama devir değiştiğinde inşallah kültürel mirasımızı her açıdan restore etmeyi ve muhafaza etmeyi öğreniriz.
🤔 Düşünülesi
Haftanın düşünülesi sözü, popüler kültürde (Hollywood’da bile) bilinen ama Atatürk’e atfedilmeyen bir özlü söz:
“Fikirler zor ve şiddetle, top ve tüfekle asla öldürülemez.” — Mustafa Kemal Atatürk
Atatürk bu tarihi sözü, 14 Temmuz 1922 tarihinde, Ankara’daki Fransa Temsilcisi Albay Mougin tarafından verilen bir ziyafette yaptığı bir konuşmada söylemiş. Fransa’nın milli bayramı olan Bastille Günü, 14 Temmuz 1789’da gerçekleşen ve Fransız Devrimi’nin en önemli olaylarından biri olan Bastille Baskını’nın kutlandığı günmüş. Atam da bu günü şereflendirmek için bu tarihi cümleyi kurmuş.
❓ Sorulası
Haftanın bültenini şu (çifte) soruyla kapatalım:
Çocukken ne olmak istiyordunuz? O hayale ne kadar yakınsınız?
Ben küçükken birçok şey olmak istiyordum: Piyanist, mucit, beden eğitimi öğretmeni, futbolcu, başbakan (şu son ikisini art arda yazınca tadım kaçtı) gibi bir sürü meslek düşünmüşüm, hiçbirinin de peşinden gitmemişim. Ama sünnetimde eve bilgisayar girince, ben de bilgisayara girince, bilgisayardan başka bir şey düşünmez oldum. Mesleğim de bilişim ve yazılım üzerine oldu—yani çocukken olmak istediğim en gerçekçi hayalimi büyük ölçüde gerçekleştirmiş oldum. Yalnız 10 yıl kadar önce “bilişimci” olarak değil, “yazar” olarak tanınmak ve anılmak istediğime karar verdim ve bunca zamandır kendimi bu yönde geliştiriyorum. İnşallah bu hayalimi de gerçekleştiririm.
Bültenin sonuna geldik! Yazının başında rica ettiğim gibi notlar aldıysanız ve yazının altında yorum olarak paylaşmaya karar verdiyseniz, şimdiden beni çok mutlu ettiniz ❤️ Haftaya görüşürüz!






