On dördüncü Beyn Bülteni’ne hoşgeldiniz! Bu bültende kıskanç bir psikopatın bedduasına şaşırıyorum, Limonata filmini övüyorum, Pachelbel’i izliyorum, MHP’ye acıyorum.
Beyn’e geçtiğimiz yedi günde abone olan 42 kişiye teşekkür edeyim ve bültene başlayayım. Önceki bülteni okumak isterseniz buraya tıklayın, sonra da yeni bültene başlayalım! Yazının her bölümünde ufak ufak notlar alıp, yazının sonunda yorum olarak paylaşırsanız okumayı ve yanıtlamayı çok isterim.
🗨️ İç dökümü
🔸 Aynı öksürükle üçüncü hastalığımı geçiriyorum! 😂 İlk hastalığımda (ağır bir gripti sanırım) başlayan öksürüğüm, iki hafta önceki hafif nezlemin ardından bu cuma başlayan ikinci nezleye de eşlik ediyor. BİT ARTIK ALOOO! 😷
🔸 Bu hafta ne yağmur yağdı be… Ankara’nın bütün barajları dolmuştur diye umuyorum. İstanbul’da da eşim “bütün hafta yalnızca 9 saat güneş görülebilecekmiş” gibi bir haber aldığını paylaştı, fena. Yazın çok sıcak havada aniden bastıran sağanak yağmur dışındaki yağmurları sevemiyorum açıkçası. Sevmeyi denedim, cidden denedim ama bir türlü sevemedim. Neyse, yağsın geçsin.
🔸 Eşime 1 Nisan şakası yapacaktım, yapamadım. O günüm biraz tatsız geçti, bi’ de kafamdaki şakayı yapmak için ihtiyacım olan hazırlıkları yapmaya üşendim. Şakayı anlatıp keyfinizi kaçırmayacağım ama Gemini’a sorduğumda gelen ufuk açıcı bir fikir üzerine planladım, kostüm falan alacaktım… sonra caydım. Belki seneye yaparım. Kostümü merak ederseniz yorumlarda sorabilirsiniz ama yanıtlamam, eheh.
🔸 Bültenin sonunda yine değineceğim ama işim birazcık batıyor, çöküyor. Buna rağmen para kazanma konusunda ümitli olduğumu fark ettim. İş olanakları bakımından kafam büyük ölçüde rahat, yetenek ve becerilerim de endişemi yok ediyor. Tabii ki elimdeki değerleri doğru şekilde kullanmam ve doğru adımları atmam şart. Orada da devreye öz disiplin giriyor… işte o konuda biraz daha gelişime ihtiyacım var. Hayırlısı be Barış’ım.
🔸 Kitap fuarları artık eskisi kadar ilgimi çekmiyor. Eskiden kitap fuarına gitmek için üç sebebim vardı: İmza günleri, muazzam indirimler ve sosyalleşmek. İmza günlerine gelen yazar ve çizerlerin sayısı çok azaldı (20 yıldır kısa çöpü çektiği için geldiği belli olan bir-iki çizer dışında kimseyi göndermeyen Uykusuz’a selam olsun), indirimler internetteki indirimlerden zayıf kalmaya başladı, sosyalleşmek desen milletçe unuttuk o işi. Bi’ de eskiden Ankara’da kitap fuarları Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılırdı, hem açık alanları hem de AKM’nin içi dolu dolu olurdu. Congresium’a taşındığından beri her yıl havasız ve ruhsuz bir çarşıya döndü kitap fuarımız. Sahaflar o havayı biraz güzelleştiriyor ama onun dışında bir numarası kalmadı bence.
🔸 “Dilerim Tanrı’dan ki, sana açık kucaklar / Bir daha kapanmadan KARA TOPRAKLA DOLSUN!” nasıl psikopatça bir bedduadır ya? İntizar şarkısının güftesi, aslında Faruk Nafiz Çamlıbel’in Kıskanç adlı şiiriymiş. Deli adam.
🔸 Yazı özledim.
📺 İzlenesi
Haftanın izlenesi filmi; bana göre Türkiye’nin en iyi “yol filmi” olan Limonata:
Ekşisiyle tatlısıyla nefis bir film olmuş. Ali Atay’ın yönetmen koltuğunda oturduğu ilk uzun metrajlı filmi, Serkan Keskin’le Ertan Saban’ın harika oyunculuklarıyla, komik ve hüzünlü öyküsüyle hakikaten limonata gibi tat veriyor. Yukarıdaki YouTube videosundan filmi izleyebilirsiniz (evet, tamamını). Filmi direkt yapım şirketinin hesabına yüklemişler, böyle bir filmi ücretsiz ve yasal yollardan izleme fırsatını kaçırmayın.
Haftanın izlenesi videosu; inancımı değiştiren “Yumurta” isimli bir kısa hikâye (Türkçe altyazı mevcut):
Marslı ve Kurtuluş Projesi gibi kitapların da yazarı olan Andy Weir’ın bu kısa öyküsü, evrende yaşamış, yaşayan ve yaşayacak her canlının aynı bütünün parçası olduğu fikri üzerinden çok tatlı bir ölüm anlatısı sunuyor. “Çok tatlı bir ölüm anlatısı” sözü garip geldiyse, zihninizi kesinlikle çalıştıracak ve (bence) size de iyi gelecek.
🎧 Dinlenesi
Dinlenesi müzik köşemizde bugün Barok müziğin en büyüklerinden Johann Pachelbel’in (“Pachelbel’in Kanonu” ismiyle tanınan) Re Majör Kanonu’nun bir görselleştirmesi var:
Keita Onishi isimli bir video sanatçısının çalışmasıymış. Pachelbel’in Kanonu zaten sevdiğim bir eser ama böyle bir görselleştirme, eserin aslında ne kadar zekice yazılmış etkileyici bir şey olduğu gerçeğini pekiştiriyor. Yüksek çözünürlüklü videoyu yalnızca Vimeo’ya yüklemişler; “çözünürlük dert değil, ben YouTube’dan izlemek istiyorum” derseniz buraya tıklayabilirsiniz.
Yürürken dinlemelik podcast olarak da, ülkemizin moral bozan siyasi gündem(ler)ine sizi geri döndürmek istiyorum:
Onlar TV’nin bu bölümünde anlatılan skandallar dizisi Milliyetçi Hareket Partisi’nin iç savaşını gösteriyorsa da, ülkemizde polisin ve yargının düştüğü durumları da anlatıyor. MHP umurumda değil; ülkemin düştüğü hâllere üzüle üzüle saçlarım beyazladı.
📗 Okunası
“Bu haftanın okunası kitabı” segmentini ne zamandır yazmıyordum, bu hafta yazayım dedim ama ben karar verene kadar, salı günü yazdığım bir Substack notuna çok iyi kitap önerileri geldi. Bi’ göz atın derim.
Bu haftanın okunası yazısı da, C. Selim Başbuğ ve Büşra Kırmızıkaya’nın bülteninin yeni sayısı olmalı:
🔸“Düşüncenin Gücü Bülteni – Mart 2026“ — Büşra Kırmızıkaya & C. Selim Başbuğ
Onların bültenine geçmeden önce benim bülteni bitirmeyi unutmayın lütfen! 😂
🤔 Düşünülesi
Haftanın düşünülesi sözü, üzerine yeterince düşünebilirsek gerçekten de hayatımızı değiştirebilecek bir söz:
“Tasarladığımız hayattan vazgeçmeye hazır olmalıyız ki, bizi bekleyen hayata kavuşabilelim. Yenisi gelebilsin diye, eski derinin atılması gerekir.“ — Joseph Campbell
Bazen elimdeki alıntıları araştırmam gerekiyor, nerede söylenmiş, ne zaman söylenmiş, gerçekten not aldığım kişi mi söylemiş, tam olarak hangi kelimelerle söylenmiş diye. Quote Investigator sitesi bu açıdan çok işime yarıyor. Bu alıntı için söylediklerine göre Joseph Campbell bu sözü başka bir yazara söylemiş, o yazar da yayınladığı tek kitaba bu alıntıyı aktarmış. Hatta alıntı uzun süre başka bir yazara atfedilerek yayılmış. Çok gereksiz bir paragraf okudunuz ama ben araştırırken çok eğlendim.
❓ Sorulası
Haftanın bültenini şu soruyla kapatalım:
Hiçbir şeyi değiştirmeden hayatınıza devam ederseniz, on yıl sonra hayatınız nasıl olur?
Eray Erdoğan’ın “Doğru Sorular” isimli yazısında gördüğüm bir sorudan türettim bu haftanın sorusunu. (Haftanın bonus okunası yazısı da Eray’ınki olsun.) Cevap veriyorum: Para kazandığım işi batırırdım, yazarlık işinde mesafe katederdim ama istediğim noktadan çok çok uzakta kalırdım. Neden? Çünkü her gün yazmayı istiyorum ama haftada birkaç gün yazıyorum, kalan günlerde ense yapıyorum. Hâlbuki yarım bıraktığım projelerim bile var. Neyse, moral bozmak yok: Eray’dan türettiğim soruyu kendimi kamçılamak için düzenli olarak soracağım!
Bültenin sonuna geldik! Yazının başında rica ettiğim gibi notlar aldıysanız ve yazının altında yorum olarak paylaşmaya karar verdiyseniz, şimdiden beni çok mutlu ettiniz ❤️ Haftaya görüşürüz!






