Beyn Bülteni #15 — Kerata, kahramanlar, kapitalizm

On beşinci Beyn Bülteni’ne hoşgeldiniz! Bu bültende neredeyse 30 yıldır oynadığım oyundan, mutluluğun avantajından, toksik bir Türk Sanat Müziği eserinden, neoliberal kapitalist düzenden ve adanmışlıktan bahsediyorum.

Beyn’e geçtiğimiz yedi günde abone olan 19 kişiye teşekkür edeyim ve bültene başlayayım. Önceki bülteni okumak isterseniz buraya tıklayın, sonra da yeni bültene başlayalım! Yazının her bölümünde ufak ufak notlar alıp, yazının sonunda yorum olarak paylaşırsanız okumayı ve yanıtlamayı çok isterim.

🗨️ İç dökümü

🔸 Anneme yine o nahoş hastalığın teşhisi kondu. Yarın bir-iki taraması var, sonrasında tedavi ve ameliyat stratejileri belirlenecek. İçinizden gelirse birer duanızı alırız.

🔸 27 yıldır oynadığım bir bilgisayar oyunu var desem ne dersiniz? Okurlarımın önemli bir kısmından daha yaşlı bir oyun olması fikri zaten acayip; benim o oyunu 11 yaşından beri oynadığım gerçeği de beni biraz üzüyor. Önceki bültenlerde nadiren yaptığım gibi bir “Oynanası” başlığı atmayacağım çünkü herkesin ilgisini çekmez… ama ismini bilenlerin kalbini pır pır ettirebilirim. Heroes of Might and Magic III. İki hafta önce bir kez daha yükledim, iki haftada belki 40 saat oynamışımdır.

🔸 Dün hanımla spor salonuna gittik. Soyunma odasına girdim, çantamı indirdim, spor salonunda giydiğim ayakkabılarımı çıkardım, giyip çıkarması kolay olsun diye aldığım dandik keratayı elime aldım, sonra bir şekilde o keratayla parmağımı kestim. Yakından bakınca, plastik keratanın sivri bir çıkıntısının olduğunu gördüm (üretim hatası). Plastik ayakkabı çekeceğiyle kendini yaralayan ilk insan olmanın şerefine nail olduğumu düşünüyorum. Bu gurur hepimizin.

🔸 Twitter’ı bıraktım sayılır (zaten geçen yıl da Twitter beni bırakmıştı—şurada anlattım). Son aylarda neredeyse yalnızca haber kaynağı olarak kullanıyordum, artık haberleri de önemsemiyorum, YouTube’da abonesi olduğum kanallarla gündemi yine takip edebiliyorum gerçi. Oradan takipleştiğim arkadaşlarımı Substack’e çağırmayı düşünüyorum, ne dersiniz?

🔸 Fotoğraftaki kedimiz Ninca. Öyle şapşal, öyle tatlı bir şey ki, vaktimiz ve ilgimiz olsa influencer yapabiliriz kendisini. Ama yapmıyoruz. İçinizden gelirse birer öpücüğünüzü alırız.

📺 İzlenesi

Haftanın izlenesi filmi, 2010 yapımı bir süper kahraman filmi: Kick-Ass!

Ama bildiğiniz süper kahraman filmlerinden biri değil bu. Süper kahramanları seven ama gerçek hayatta neden kimsenin süper kahraman olmadığını merak eden, lisede zorbalık gören bir ergenin kahramanlık yolculuğu gibi bir şey. Kingsman filmlerinin yönetmeni Matthew Vaughn’un stilini seviyorsanız, çerez niyetine kaliteli bir komedi-macera filmi arıyorsanız izleyin derim.

Haftanın izlenesi videosu, psikolog Shawn Achor’ın “Mutluluk Avantajı” isimli kitabının özeti de sayılabilecek bir konuşması (Türkçe altyazı mevcut):

En sevdiğim TED konuşması bu olabilir. Hem eğlendiriyor, hem öğretiyor. Özetle “Mutluluk, varılacak bir nokta olmamalı.” diyor Shawn Achor. Verilerle desteklediği savına göre mutlu olmak için çalışanlar, hedeflerine vardığında mutlu olmak yerine yeni bir hedef belirleyip mutlu olmaya çalışmaya devam ediyorlar. Hedef koymadan mutlu olmayı becerebilenlerse, hedef belirleyenlerden daha fazla yol alıyorlar. Çalışma hayatı üzerine bir konuşma olsa da, hayatımızın genelinde de uygulayabileceğimiz fikirleri var. Bültenden sonra 12 dakikanızı ayırın ve kesinlikle izleyin.

🎧 Dinlenesi

Dinlenesi müzik köşemizde bugün, güftesi (en hafif tabirle) şok etkisi yaratan bir Türk Sanat Müziği eseri var: Semra Ersoylu’nun yorumuyla Saçların Tarumar.

Saçların tarumar, gözlerinde nem
Ateşe benzerdin küle dönmüşsün
Hayal mi gerçek mi gördüğüm bilmem
Elden ele gezen güle dönmüşsün

Bir eser kalmamış eski halinden
Yazık, geçmez akçe pula dönmüşsün
Hayal mi gerçek mi gördüğüm bilmem
Elden ele gezen güle dönmüşsün

Açıkçası Türk Sanat Müziği dinlerken “O…spu olmuşsun” gibi bir mesaj duyacağım aklıma bile gelmezdi. “Tövbe estağfurullah” mı dediniz? Ben de dedim. “Acaba ben mi yanlış anlıyorum” diye eserin hikâyesini araştırayım dedim, yok, yazılan (uydurulan) farklı farklı hikâyelerin hepsi beni aynı sonuca götürdü. Kadim eserlerimizden böyle manyakça şeyler çıkabiliyor deyip geçiyorum.

Yürürken dinlemelik podcast olarak da, Rutger Bregman’ın “Çoğu İnsan İyidir” ismiyle Türkçeye çevirilen kitabının kritiği:

Hem kitabı inceleyen, hem de kitapta bahsedilen konularda kendi yorumlarını yapan Ezgi Emel sayesinde kitabı almaya karar verdim. Aynı konuda okurunu verilerle döve döve eğiten Factfulness kitabını da tavsiye ederim.

📗 Okunası

Bu haftanın okunası kitabı, Domingo Yayınevi’nden çıkan PSY-Q:

İki-üç oturuşta bitirebileceğiniz Ben Ambridge’in bu kitabı, etkileşimli bölümleriyle size toplumları yönlendiren psikoloji mitlerini anlatıyor, kendi “psikolojik zekânızı” ölçmenizi de sağlıyor. Alt başlığındaki “Ev Tipi Psikoloji Laboratuvarı” damgasını da sonuna kadar hak ediyor. Pek eğlenceli, çok şey öğrenebileceğiniz bir kitap. Yıllar önce okumuştum, şimdi size önereceğim diye elime aldığımda yeniden okumaya karar verdim, gaza geldim.

Bu haftanın okunası yazısı, Elif Ayşen Benli’den sağlam bir kapitalizm kritiği:

🔸 “Kapitalizmi Yenmek I | Kapitalizm bir ‘doğa yasası’ değil“ — Elif Ayşen Benli

Kapitalizm bize kendisini “alternatifsiz bir doğa kanunu” diye tanıtıyor. Kapitalizm krizleri fırsata çevire çevire kendini güçlendiriyor. Kapitalizm kendine muhalif kitlelerden bile besleniyor! Yazı dizisinin ilk bölümünde Elif bunları anlatıyor.

Bu haftanın bir diğer okunası yazısı da, Can Semercioğlu’nun çok iyi kurgulanmış bir başka (neoliberal) kapitalizm eleştirisi:

🔸 “Algoritmik totalitarizm“ — Can Semercioğlu

Yazının ilk iki paragrafı, yazının bütünü hakkında çok iyi bir özet sunuyor ve yazarın icat ettiği “algoritmik totalitarizm” kavramına net bir tanım getiriyor. Henüz 4 aydır Substack’te yazıyor Can, ben de kendisiyle yeni tanıştım (şimdilik kötücülleşmeyen Substack algoritmasına teşekkürler, sevgiler). Bloğundaki iki yazısı da bilgi, birikim ve kalite koktuğu için hemen abone oldum. Umarım düzenli bir şekilde yazmaya devam eder.

🤔 Düşünülesi

Haftanın düşünülesi sözü, gelmiş geçmiş en karanlık filozoflardan birinden apaydınlık bir tavsiye olacak:

“Uğruna yaşayacağı bir nedeni olan, neredeyse bütün nasıllara katlanabilir.“ — Friedrich Nietzsche

Putların Alacakaranlığı eserindenmiş bu söz. Ben bu kitabı okumadım ama Nietzsche’nin en bilinen özlü sözlerinin bazıları (“Beni öldürmeyen şeyi beni güçlendirir.” dâhil) bu kitapta yer alıyormuş. Uğruna yaşayacağı bir şeyi olanların gerçekten ne kadar dayanıklı insanlara dönüşebildiğini, amaçsız yaşayan insanların ne kadar kırılgan olabildiklerini biliyoruz. Sözün özünü hayatımıza nasıl uygulayabildiğimiz (veya uygulayabileceğimiz) üzerine düşünelim.

❓ Sorulası

Haftanın bültenini şu soruyla kapatalım:

Öğrendiğiniz en acı gerçek nedir?

Son birkaç yıldır içimizi karartan onca “gerçek” sayesinde gerçeklik algımız ciddi anlamda bozuldu ama benim öğrendiğim en acı gerçek Kuranıkerim’den gelmişti: Bakara Suresi’nin 268. ayeti, tartışılmaz bir netlikle “şeytanın bizi fakirlikle korkuttuğunu” söyler. Bu “fakirlikle korkutma” işi, yukarıdaki yazılarda da bahsedilen neoliberal kapitalist düzenin işlemesini sağlayan temel yöntem. İnançlı biri olmasanız bile kabul edebilirsiniz ki bugün dünyanın ekonomik ve siyasal düzeni bizi açlıkla, fakirlikle korkutarak işliyor. Bunu benim için “acı gerçek” yapan da, bu düzenden korunmanın veya kurtulmanın bir yolunun görünmüyor oluşu.

Bültenin sonuna geldik! Yazının başında rica ettiğim gibi notlar aldıysanız ve yazının altında yorum olarak paylaşmaya karar verdiyseniz, beni inanılmaz mutlu edersiniz. Haftaya görüşürüz!

Barış Ünver
12 Nisan 2026

Beyn'de yayınlanan yeni yazıları epostayla alabilir,
yazıyı eposta kutunuzdan çıkmadan okuyabilirsiniz.
Abone olmak için tıklayın: beyn.substack.com