Sekizinci Beyn Bülteni’ne hoşgeldiniz! Beyn’e geçtiğimiz yedi günde abone olan 69 kişiye şaşırarak başlayayım bültene. Bu hafta abone sayısında anormal bir yükseliş oldu, teveccüh edip takip eden herkese teşekkür ederim! ❤️
Önceki bülteni okumak isterseniz buraya tıklayın, sonra da yeni bültene başlayalım! Yazının her bölümünde ufak ufak notlar alıp, yazının sonunda yorum olarak paylaşırsanız okumayı ve yanıtlamayı çok isterim.
🗨️ İç dökümü
🔸 Araba aldık! Yaşım geldi diye geçen yıl ehliyet almıştım, eşimin de ehliyeti vardı ama hiç aracı olmamıştı, yıllardır araba kullanmıyordu. Bütçeyi denkleştirdik, salı günü ilk aracımızı aldık: kıpkırmızı bir Skoda Rapid! 10 yaşında olmasına rağmen çok genç duruyor, ikinci el ama çok iyi bakılmış. Öğrene öğrene kullanacağız, kullana kullana öğreneceğiz, inşallah kazasız belasız süreriz. Bi’ “hayırlı olsun”unuzu alırız!
🔸 Okur kitlemin futbolla çok ilgisi olmadığını biliyorum… ama Juventus’u ne yendik be! 💛❤️ Galatasaray’ın izlediğim en gollü ve en baskılı Avrupa maçı oldu bu. İzlediğim bütün Galatasaray maçları arasında da en iyi maçlar arasında ilk 3’e girer, çok net. Hemen sonrasında Konyaspor’a yenilmemiz tatsız oldu ama Juventus gibi bir takımı o şekilde eze eze yenmek gerçekten unutulmazdı. Maçın son yarım saatinde adamların, şutu mutu geçtim, üçüncü bölgelerinde etkinliği bile yoktu. Futbolla ilginiz yoksa bile özeti izlemenizi öneririm.
🔸 Kendini bulunduğu yere gerçek anlamda ait hissetmeye başlayan birisi “I found my people.” der, klişe bir laftır. Yıllardır hiçbir sosyal ağda bulamadığım tadı Substack’te buldum, aynı klişeyi tekrarlamak istiyorum: Ben Substack’te halkımı buldum ya. “Beni sizler yarattınız ❤️” anlamında söylemiyorum; uzun yıllar sonra ilk defa bir çevrimiçi topluluğa ait olduğumu hissettiğim için söylüyorum. Yoksa beni annemle babam yarattı; onlara teşekkür etmiştim, sizlere de teşekkür ediyorum.
🔸 Üniversiteye giderken genellikle sabaha karşı yatar, öğleden önce uyanırsam “ooo erken uyandım” diye sevinirdim. Bugün (cumartesi yazıyorum bu notu) her zamanki gibi 8 buçukta değil de 08.34’te kalkınca “biraz geç oldu” diyesim geldi, sonra da eski zamanlarım aklıma geldi. Sanırım büyüdüm.
🔸 Ön duyuru: Yarın veya salı günü iki (belki üç) etkinlik duyurusu yapacağım, mevzi alın! 😂
📺 İzlenesi
Geçen hafta izlenesi film önerisi yapamadım diye bu hafta hırs yaptım, hanımla birlikte tonla iyi film izledik (üç tane). Bu hafta tanıtmak istediğim film, birkaç yıl önce vizyona giren, geçen gün Netflix Türkiye’ye de gelen A Man Called Otto.
“En man som heter Ove” isimli İsveççe bir romanın İsveççe film uyarlamasının Hollywood film uyarlaması olan A Man Called Otto, yaşamaktan vazgeçen yaşlı, aksi, nalet bir adamın komşularıyla olan ilişkilerini ve Kentmenesque (Hulusi Kentmen misali) dönüşümünü anlatıyor. İntihar etmeye kararlı bir adamın bu kadar tatlı bir hikâyesini yazmayı başarmalarının etkileyiciliği bir yana, uzun süredir beni ağlatan bir film izlemediğim için çok mutlu etti beni bu film. Size de kesinlikle öneririm. (İlginç bilgi: Tom Hanks’in oynadığı karakterin gençliğini Tom Hanks’in oğlu oynamış. Torpilli olduğu belli yalnız.)
Haftanın videosu, benim YouTube’da en sevdiğim kanallardan birinin en çok izlenen videolarından biri: “İktidarın Kuralları”. Videonun başlığı yakın zamanda “Sen Çok Kötü Bir Lider Olurdun” diye değişmiş, neden öyle saçma bir değişiklik yapılmış bilmiyorum ama ben orijinal başlığıyla (“Rules for Rulers”) anmaya devam edeceğim:
Kilit destekçilerin varlığı yüzünden diktatörlükle demokrasinin nasıl birbirlerine nasıl benzediğini (“Kimse tek başına hüküm süremez.”), devrimlerin kendi çocuklarını neden yediğini, demokrasilerde seçim sistemlerini değiştirerek iktidarın nasıl garantilendiğini, dikta rejimlerinde halkın neden aç ve eğitimsiz bırakılması gerektiğini ve (en önemlisi) siyasetten neden hayatın hiçbir alanında kaçamayacağımızı çöp adamlarla anlatıyor CGP Grey. İlk çıktığından beri ara ara açar izlerim bu videoyu. Çünkü bunları unutmamak lazım.
Kısa video atmasam da olur diye bu haftayı kısa videosuz geçecektim ama yapay zekâyla üretilen videoların geldiği noktayı göstermek istiyorum size. TikTok’un sahibi olan ByteDance’in yapay zekâ modeli Seedance Pro 2 ile üretilen şu videoyu izleyin:
İlyas Salman’ın ara sıra Freddie Mercury’ye, Şener Şen’in bir-iki defa Bülent Ecevit’e dönüşmesi ve kahve ahalisinin abartılı tepkileri haricinde çok etkileyici buldum videoyu. Özellikle kameranın döne döne çektiği anlar ürpertti. Yapay zekâyı gömmeye devam edeceğim ama övüleceği yerde de övmek zorundayım. (Ayrıca İlyas Salman’ın da gönderinin altına yorum yazdığını belirteyim.)
🎧 Dinlenesi
Haftanın şarkısı (ki “şarkı” deyip geçiştirmek istemedim), benim de adımın Barış olmasının sebebi abimizden gelsin:
Bildiğim kadarıyla Barış Manço’nun diskografisindeki tek a capella eseri (polifonik değil ama şart da değil). “Anadolu rock” müzik türünün neredeyse mucidi diyebileceğimiz Barış abinin bu parçası iki dakika boyunca huşu ve huzur veriyor. İki dakikalık kısa bir meditasyon molası için dinleyin.
Yürürken dinlemelik podcast olarak da bu hafta Yalın Alpay ve Gürman Timurhan’ın “otodidaktlık” üzerine yaptıkları sohbeti önereceğim:
Yalın Alpay epey ünlü bir yazar, düşünür ve konuşmacı ama ben niyeyse ilk defa dinliyorum kendisini (denk gelmemiştim). Dinledim; güzel konuşuyor, uzun konuşuyor, konuşmaları bazen sohbetten derse kayıyor ama sohbeti keyif veriyor. Bu konuşmasında kendini yetiştirmeyi anlatmış. Araştırdığımda gördüm ki, 80’li yıllarda “dâhi çocuk” olarak tanınmış; otodidaktlık konusunda hakikaten kendisine danışılabilir yani 😂.
📗 Okunası
Bu hafta okunası yazılardan birincisi yazmak üzerine:
🔸 “Yazmak“ — Rustem Temriyev
Benim “Yazmaya övgü” yazısından bir hafta önce yayınlanan bu yazı, önce yazmak üzerine önyargılarınızı temizliyor, ardından yazmanın hayatınızı nasıl etkilediği üzerine üç argüman sunuyor, son olarak da nasıl yazacağınız ve ne yazacağınız konusunda fikirler veriyor.
Bu hafta okunası yazılardan ikincisi okumak üzerine:
🔸 “Okumayı 28 Yaşında Nasıl Öğrendim?“ — Betül Bayraktar
Betül Substack’te okuduğum en içten yazarlardan biri. Ben kendisini birkaç aydır tanıyorum, eski yazılarını okuma fırsatım olmamıştı; eskiden de çok içtenmiş 😊. Eski yazılarında yazım kurallarından biraz daha bağımsızmış (ehehe) ama yine çok akıcı, çok hoş bir yazı yazmış. Yazıda, Betül’ün “okumadan okuma” olarak tanımladığı okuma şeklinin de bir değeri olduğu fikrinin de yer almasını beklerdim ama yazı “okuma” eylemini “analiz” bağlamında işlediği için eksik bir yazı olmamış.
Bu hafta okunası yazılardan üçüncüsü kaytarmak üzerine:
🔸 “Tetristeki Uzun Çubuk: Sayı 030 – Kaytaranlar“ — Onur Uğur
Onur nispeten düzensiz yazan ama çok iyi yazan bir yazar arkadaşımız, abimiz, yoldaşımız. “Kaytarmak” eylemini güzelce gömmüş (kaytarmayı seven biri olarak utandım), kaytarmanın altında yatan sebepleri kaldırıyor, iki tokatladıktan sonra gönderiyor ki berrak bir zihinle çalışalım, kapitalist düzenin çarklarını yağlayalım.
🤔 Düşünülesi
Neredeyse hiç okumadığım bir yazarın, sevginin ham ve olgun hâllerini ayırt ettiği çok güzel sözlerini alıntılamak istedim bu hafta:
“Çocuksu sevgi şu ilkeye uyar: ‘Seviyorum çünkü seviliyorum.’ Olgun sevgiyse şu ilkeye uyar: ‘Seviliyorum çünkü seviyorum.’
Olgunlaşmamış sevgi, ‘Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var,’ der. Olgun sevgiyse ‘Sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum,’ der.” — Erich Fromm
“Düşünülesi” bölümünün hakkını tam olarak veren cümleler bence. Yaş bizi yaşlandırıyor ama düşünmek bizi olgunlaştırıyor; olgunlaşmadan yaşlandığımızda sevgimiz de çocuksu, ham kalabiliyor.
❓ Sorulası
Bu haftanın bültenini kolay ama zor bir soruyla kapatmak istiyorum:
Kütüphanenizde en çok kitabı olan yazar kim?
Bültenin başında rica ettiğim gibi notlar aldıysanız ve yazının altında yorum olarak paylaşacaksanız, şimdiden beni çok mutlu ettiniz ❤️ ama almadıysanız bile yukarıdaki soruya yanıtlarınızı bekliyorum.
Haftaya görüşürüz!






