Dokuzuncu Beyn Bülteni’ne hoşgeldiniz! Beyn’e geçtiğimiz yedi günde abone olan 81 kişiye teşekkür ederek başlayayım bültene. “Anormal” diye tanımladığım geçen haftaki artıştan da yüksek bir artışı gördüğüm için çok mutluyum, gururluyum! ❤️
Önceki bülteni okumak isterseniz buraya tıklayın, sonra da yeni bültene başlayalım! Yazının her bölümünde ufak ufak notlar alıp, yazının sonunda yorum olarak paylaşırsanız okumayı ve yanıtlamayı çok isterim.
🗨️ İç dökümü
🔸 Türkiye’nin ilk Substack buluşmasını Ankara’da gerçekleştirdik! Çektiğimiz fotoğrafa buradan ulaşabilirsiniz. Bu küçük buluşma bir anlamda tanışma toplantısıydı; ilerleyen zamanlarda, yazmak üzerine ve belki okumak, analiz etmek gibi konularda daha tematik buluşmalar, toplantılar yapacağız.
🔸 Türkiye’nin ikinci Substack buluşmasını da İstanbul’da gerçekleştireceğiz! Değerli Semih Y. ile organize ettiğimiz bu buluşmaya da İstanbul’daki tüm Substack yazarlarını bekl…eyemeyiz çünkü kafeye sığamayız. Gerçi sıkışırız ya. Gelin gelin. Önümüzdeki cumartesi günü Viyana Kahvesi’ndeyiz.
🔸 Sabah sayfaları deneyine başladım. Bilinmeyen bir egzersiz değil, şu videoyu izledikten sonra ben de deneyeyim dedim… ama sürdüremedim. Daha doğrusu videoda bahsedilen yöntemi sürdüremedim. Kalkar kalkmaz ödev yapar gibi zihnimden ne geçiyorsa kâğıda dökmek birçok kişinin işine yarayabilir ama ben deneyimin son bir-iki gününde bunu farklı bir şeye dönüştürebileceğime karar verdim: Yazdığım öykü üzerinde çalışmak. Son okuduğum kitapta (Dâhilerin Gizli Alışkanlıkları) uykunun evrelerinden biri olan REM evresinde uyandıktan hemen sonra yazmanın yaratıcılığı tetiklediğinden de bahsediyordu. Uykumuzu alarak uyandığımızda aynı etkiyi yakalamak mümkün olmayabilir ama sabah kalkar kalkmaz, zihin tam anlamıyla bomboşken yazmanın kesinlikle güzel bir etkisi var.
🔸 Bu hafta, eski buzdolabıma veda ettik. Bir süredir buzdolabına sığamıyorduk (ben tek başıma girebiliyordum ama Burcu’yla—şaka şaka, depolama alanı olarak sığamıyorduk) dolayısıyla yeni bir buzdolabı aldık. Benim bu emektar buzdolabını da 2015 yılında bir arkadaşımdan almıştım, 10 yılda bin defa taşınmama rağmen, maşallah diyeyim, sorunsuz çalıştı. İkinci el satmaya kalksak 3 bin lira bile etmezdi; biz de madem çalışıyor, ihtiyacı olan birine hibe edelim dedik ve Çankaya Yardımlaşma ve Ekonomik Dayanışma Derneği’ne (ÇAYED) ulaşıp buzdolabını onlara verdik. İhtiyacı olan birine gideceği için mutluyuz! ❤️
🔸 Yabancı dizilerde inanılmaz iyi oyunculuklar görmemize rağmen, o oyuncuları neden büyük filmlerde göremiyoruz sizce? Dizilerden tanıdığımız en büyük oyunculardan biri olan Bryan Cranston’ı bile gerçek anlamda büyük bir yapımda göremedik—Trumbo filmiyle Oscar adayı oldu ama bir Cranston hayranı olarak ben bile kabul ediyorum ki, adamın kariyerinin zirvesinde olduğu için gelen bir adaylıktı. Neil Patrick Harris biraz o kabuğu kırar gibi oldu (özellikle Gone Girl’deki rolüyle) ama onu da en kötü Matrix filminden beri göremiyoruz, görsek de çok dikkat çekmeyen bir yan rollerde görüyoruz. Diğer büyük oyuncular da büyük film yönetmenleri tarafından dışlanıyor mudur nedir… anlamıyorum, kabullenemiyorum.
🔸 Bazen durduk yere aklıma güzel yazı fikirleri geliyor. Birini paylaşayım, benden önce yazmak isteyen olursa yazsın: Beni okumaya alıştıran kitaplar! Müthiş nostaljik bir yazı olacak, aklımda kalan iki çocuk kitabını (daha doğrusu iki kitap serisini) anlatacağım.
📺 İzlenesi
Bu hafta hanımla izlediğimiz tek iyi filmi önümüzdeki haftanın bülteninde anlatacağım çünkü bu bültende, geçen hafta izlediğimiz harika film Bugonia’dan bahsetmek zorundayım:
Bir komplo teorisyeniyle bir “girl boss”u ana karakterlerde izlediğimiz bu film hakkında pek bir şey söylemek istemiyorum çünkü söyleyeceğim herhangi bir şeyin spoiler olma ihtimali var. Son yıllarda izlediğim en iyi kara komedi olduğunu söyleyebilirim ama.
Haftanın videosu, son yıllarda “sessiz kahraman” olarak da anmaya başladığımız şehir plancıları hakkında:
Girişteki “Aslında şehir plancıları siyasete karışmaya başlamadı; siyaset, şehir plancılarının işlerini yapmalarından rahatsız olmaya başladı.” cümlesinin hemen ardından gelen karanlık ses (“İsteseniz de, istemeseniz de Kanal İstanbul yapılacaktır.”) yeterince iyi özetliyor videoyu. İzleyecekseniz, tadınızı kaçırdığım için şimdiden özür dilerim.
🎧 Dinlenesi
Haftanın parçası, hayatımda gördüğüm en yaratıcı gitar virtüözlerinden birinden, Marcin’den gelsin: Carmen Habanera!
Bu arkadaş gitarı ağlatmakla kalmıyor, gitara diz çöktürüyor, gitarı travmalarıyla yüzleştiriyor, gitara bir cenaze töreni organize edip gitarın bütün dostlarını çağırıyor, gitar orada yatarken dostları gitarın ömrünün en güzel anlarını yad ediyorlar… Tele sadece basarak notayı nasıl çaldığını anlayamamakla birlikte, gitarın her zerresiyle birlikte sergilediği muazzam yeteneğe saygı duyuyorum, şapka çıkartıyorum, önünde eğiliyorum, ojeli tırnaklarına zeval gelmesin diye dualar ediyorum. “Fake olabilir” mi dediniz? Konserlerinden birinde gitara nasıl işkence ettiğini adım adım anlatmış.
Yürürken dinlemelik podcast olarak da bu hafta Sinan Canan’ın (bana göre) en değerli videosunu paylaşmak istiyorum:
Başlık clickbait gibi görünebilir ama kesinlikle değil çünkü Sinan hocam başlığın gerçekten hakkını veriyor. Niyet, gayret, cesaret, basiret diye giden dokuz et lokantası ismini 70 küsur dakikada güzel güzel anlatıyor. “Yürürken dinlemelik” dedim ama “yürürken durup düşünmelik” de diyebilirim zira ilk dinlediğimde yürüyüşüme defalarca ara verip söyledikleri üzerine düşünmüş, ufak ufak mental notlar almıştım. Sizinle paylaşmam vesilesiyle bugün-yarın tekrar dinleyeceğim ve bu sefer yazılı notlar da alacağım.
📗 Okunası
Bu haftanın “okunası” yazılarından ilki, Substack’in (şimdilik) gizli kalan değerlerinden Yeşim’in dijital göçebelik üzerine yazdığı yazı:
🔸 “Eşyalar ve Digital Göçebelik“ — Yeşim Özbirinci
Kendi sözünü kendi kendine kesip durduğu bu yazıda Yeşim, fiziksel olarak bir şehre/mekâna bağlı kalmadan yaşarken internette yerleşik olmanın güzelliklerini ve fenalıklarını anlatıyor. Yazılımcı olduğumdan benim çevremde bu “digital nomad”lerden çok var, o yüzden okuduklarım epey tanıdık geldi. Ben evcimenim, benlik bir şey değil ama bekârların ve hatta o şekilde yaşayabilecek evli çiftlerin de keyifle sürebileceği bir yaşam tarzı olabilir. (O değil de, Yesh, başlık neden “dijital göçebelik” değil de “dicitıl göçebelik”? 😂)
Bu haftanın “okunası” yazılarından ikincisi, benim de yeni keşfettiğim bir yazarın son yazısı:
🔸 “neden kendimiz olamıyoruz?“ — Gülşah Durantaş İmanç
Başlık yazıyı yeterince iyi açıklıyor ve ilk paragraf da bizi yazının tamamını okumaya ikna ediyor (zaten uzun bir yazı değil, dikkat eşiklerimizi zorlamıyor). Dili biraz akademik görünse de Sharon’ın öyküsüyle akıcılığından hiçbir şey kaybetmeyen bu yazıyı okumadan geçmeyin derim. (Çok alakalı olmasa da, taa 19-20 yıl önce okuduğum “Bir Şizofren Kızın Güncesi” isimli kitabı da hatırlattı yazı.)
Bu haftanın “okunası” yazılarından üçüncüsü ise, benim eski yazılarımdan biri:
🔸 “‘Neden olmaz?’ ve ‘Nasıl olur?’“ — Barış Ünver
Bu hafta bir sohbet ortamında bu yazımın bahsi geçti, şaşırdım ve tabii ki mutlu oldum. Girişken insanların düşünce yapısı üzerine kestiğim ahkâmlardan oluşan bu yazımı bence siz de beğenebilirsiniz. (“Ahkâm” kelimesi zaten “hükümler” anlamına geldiği için çoğulu yazılır mı bilemedim… ama aynı mantıkla “evlat”, “evrak”, “eşya”, “yunan” gibi kelimelere de çoğul eki getirmemeliyiz. Ne alakasız bir parantez oldu di’ mi?)
🤔 Düşünülesi
Burcu’yla bu hafta üzerine çok konuştuğumuz “çabala(ma)mak” konusu üzerine bir alıntı paylaşmak istiyorum:
“Suya düştüğün için değil, sudan çıkmadığın için boğulursun.” — Edwin Louis Cole
Sözün sahibi bir vaiz (darbeci vaizlerden değilmiş, araştırdım) ve etki alanı pek geniş olmamasına rağmen alıntılarıyla (özellikle bu alıntısıyla) ünlü olmuş. Basit bir düşünce gibi görünüyor ama üzerine düşünüp kendi hayatınız bağlamında değerlendirdiğinizde, dertlerinizin birçoğunun yeterince çabalamadığınız için var olduğunu görüyorsunuz. Alıntıyı bir not kâğıdına yazın, her gün görebileceğiniz bir yere yapıştırın, bir hafta falan orada kalsın, her gördüğünüzde üzerine düşünün.
❓ Sorulası
Bu haftanın bültenini, hafta içinde sorduğum bir soruyla kapatmak istiyorum:
“Keşke hiç okumasaydım” dediğiniz bir kitap var mı? Neden?
Soruyu not olarak paylaşmamın iki sebebi var: Hem önceden paylaştığım soruyu bültende yeniden sorunca ne olacağını merak ettim; hem de soruyu sadece bülteni takip eden siz değerli abonelerime değil, Beyn’i takip etmeden beni takip eden takipçilerime de sormak istedim.
Bültenin başında rica ettiğim gibi notlar aldıysanız ve yazının altında yorum olarak paylaşmaya karar verdiyseniz, şimdiden beni çok mutlu ettiniz ❤️ Haftaya görüşürüz!






