Fark ettiniz mi bilmiyorum, bloglar sosyal medyadan tersine göç almaya başladı. Daha fazla insan “sosyal ağ” diye bilinen mecralar dışında yazılar yayınlamaya, “takipçi” yerine “okur” toplamaya başladı. Türkiye’nin hâlâ aktif olan en eski bloğu Beyn’in sahibi olarak, durumdan fena halde memnunum.
Adına her zaman blog demiyoruz, bazen “bülten”, bazen “kişisel site”, bazen “köşe” diyoruz ama son tahlilde özgürce yazma tecrübesine haiz, içtenlikle yazma şerefine nail oluyoruz. Ben 20 yıldır WordPress kullanıyorum ancak Medium, Ghost, Wix, Substack, Beehiiv gibi araç ve platformlar sayesinde (ki eposta abonelerim için Substack’e de üyeyim, biliyorsunuz) bloglar yaldır yaldır geri dönüyor.
Peki, bloglar neden diriliyor? Sosyal medya neden kan kaybediyor? Bu yazıda bunlar üzerine bol bol ahkâm keseceğim, hazır olun.
Çünkü bloglar daha özgür
Bir blog açtığınızda, yazı yazarken “acaba algoritma beni cezalandırır mı?” diye düşünmezsiniz. “Ölüm”, “tecavüz”, “şarap” gibi kelimeleri kullanırken iki defa düşünüp, kendi kendinizi sansürlemeye karar vermezsiniz. Siz yazarsınız, okurlarınız okur.
Sosyal medya algoritmalarına ne kadar gıcık olduğumu Beyn’in düzenli okurları çok iyi biliyor: Twitter algoritmasının beni nasıl cezalandırdığını şu yazımda anlatmış, sonrasında sosyal medyanın önce bizi özgürleştirdiğini, ama sonra algoritmaların bizi köleleştirdiğini şu yazımda açıklamıştım. Son olarak da Black Mirror ve Pluribus dizilerinden örnekler vererek, hem sosyal medya algoritmalarının hem de yapay zekâ içeriklerinin oraları ne kadar ruhsuz ve samimiyetsiz ortamlara dönüştürdüğünü şu yazımda anlatmıştım.
Bu konuya biraz “takık” olduğumu kabul ediyorum, açıkça da söylüyorum bunu. Algoritmalar sosyal ağları ele geçirmeden önce sosyal medyada içerik üretilmezdi, üretilen içerikler paylaşılırdı. İçerik üretme işi de sosyal medyaya geçince bloglar öldü, sosyal ağlar coştu… ama sosyal medyanın ölümüne de yine aynı şey sebep oldu. Şimdi, yazının başında dediğim gibi, bloglara bir nevi “tersine göç” yaşanıyor, sebebi de algoritmalar.
Substack gibi sosyal ağ işlevi de gören yayın platformlarında algoritmalar mevcut, onu da şerh olarak düşeyim. Ama bizzat Substack’in kurucusu, Substack’in algoritmasının etkileşime değil kaliteye değer verdiğini anlatıyor. Yaklaşık iki buçuk yıl önce yazılan bu yazıdan sonra algoritma ne kadar değişti bilmiyorum ama şu an için Substack’in algoritmasından memnunum, ileride bozmazlar diye umuyorum.
WordPress gibi yalnızca yayına odaklanan araç ve platformlarda zaten algoritmanın işleyeceği bir “sosyal” işlev yok. Dediğim gibi, siz yazıyorsunuz, okur okuyor, paylaşan da sosyal medyada paylaşıyor. Olması gereken de bu.
Çünkü bloglar daha içten
Yine algoritmayla ilgisi olsa da, algoritmaları düşünmeden de şikayet edebileceğimiz bir şey daha var: Sosyal ağlarda, mecranın konseptine göre paylaşımlar yapmanız bekleniyor. Instagram’da en güzel fotoğraflarınızı, Twitter’da en çarpıcı düşüncelerinizi, LinkedIn’de en karizmatik ve profesyonel içgörülerinizi paylaştığınızda etkileşimle ödüllendiriliyorsunuz. (İçerik üreticilerinin paylaşımları daha kapsamlı ve çeşitli olabiliyor; bu yorumum senin-benim gibi “normal kullanıcılar” için geçerli.)
Peki bloglarda durum nasıl? Şöyle diyeyim; duygularımı, düşüncelerimi ve hatta günlerimin nasıl geçtiğini anlatarak yirmi yılda on milyonlarca sayfa görüntülemeye ulaştı Beyn. Şimdi düşününce bana bile inandırıcı gelmiyor ama bu yirmi yılda bir şekilde Beyn’in bir yazısını okuyan kişi sayısı milyonu geçmiş olmalı. (Ulaştığı kişi sayısına göre tanınırlığının bu kadar düşük kalması da benim Beyn konusundaki en büyük başarısızlığım—reklam işinde iyi değilim.)
Sosyal ağlarda takipçilerimizi arttırmak için tanımadığımız insanlara da ulaşmak adına samimiyetimizden vazgeçmek zorunda kalıyoruz, sosyal medyanın yapısı bizden bunu talep ediyor. Ama bloglarımızda yalnızca okurlarımıza ulaşıyoruz ve okurlarımızın bizi okumasının sebebi içtenliğimiz oluyor. Samimiyetin ödüllendirildiği bir yerde yazmanın tadı, etkileşimin ödüllendirildiği mecralarda yazmanın tadından çok ama çok farklı.
Çünkü bloglar “portatif”
Samimiyet, içtenlik, çiçek böcek diyorum ama faydacı bir açıdan baktığımızda da blogların avantajlarını görebiliyoruz.
Bloglar her açıdan portatif arkadaşlar.
- WordPress’le başladım, canım sıkılırsa yazılarımı kolayca Ghost’a aktarabilirim. Oradan da bıktım diyelim, hop, Wix’e geçerim. Wix’ten kaçmam gerekirse, WordPress’e geri dönerim. Kendi alan adımı aldıysam site adresimi değiştirmeme bile gerek yok.
- Evden sıkılınca mobilyaların yerini değiştiririz ya, hah, blogların tasarımlarını da öyle değiştirebiliyoruz. Yine WordPress örneğinden gideyim, ON BİNLERCE tema var WordPress’te. Üstelik iyi bir tema yüklediğinizde, temayı canınızın istediği gibi değiştirip kendinize has, dünyada başka hiçbir internet sitesinde bulunmayan bir tasarıma dönüştürebiliyorsunuz.
- Okurlarımız da portatif. Bakın ne diyorum: OKURLARIMIZ DA PORTATİF. Twitter’ı bırakıp BlueSky’a geçersek sıfırdan başlıyoruz ama bloğumuzun eposta abonelerini Substack’ten Beehiiv’a aktarabiliyoruz.
Beyn 2006 yılından beri WordPress altyapısını kullanıyor, eposta abonelerim için de Substack’i kullanıyorum. Teknik olarak bugün siteyi WordPress’ten Medium’a taşıyıp, eposta abonelerimi de Substack’ten Medium’daki aynı “yayın”a aktarabilirim. Okurlarım açısından hiçbir şey değişmez. Bu özgürlüğü sosyal ağlarda bulmanızın olanağı yok.
Çünkü blog yazmak için ekipman gerekmiyor
İnternette paylaşılası içerik üretmenin üç yolu var: Ya bir şey yazacaksın/çizeceksin, ya fotoğraf çekeceksin, ya da ses/görüntü kaydedeceksin. Bunların arasında en zahmetsizi, en az ekipman gerektireni, başlaması en kolayı yazmak.
Kabul ediyorum, en kolay tüketilen içerik türü değil. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Hazırlanması için gereken zaman ve maliyeti, tüketilmesi ve paylaşılmasına oranlayacak olursak, bloglar inanılmaz avantajlı bir konumda.
Yaratılan değer konusunda birinciliği muhtemelen podcast yayıncılığına veririm ama blogları da ikinci sıraya koyarım. İmkânım olduğunda ben de bir podcast yayınına başlamayı isterim ama blog yazmanın kolaylığı ve özgürlüğü (Sonuçta yine yayın yapacağım platformların kurallarına tabi olacağım.) benim için daha kıymetli olmaya devam edecektir. Kaldı ki, başlıkta yazdığım gibi, ekipman konusunda bloglar avantajlı, yayıncılık zahmetli ve maliyetli.
O zaman… yaz kardeşim!
Lafı daha fazla uzatmayayım, zaten yazmaya ikna olanlar yazının ortasına gelmeden ikna oldu.
2011 yılında Beyn’de üç tane karikatür denemem olmuştu; biri kişisel, biri siyasiydi, biri de aşağıdakiydi:

Öngörü desen var… 😂 Dikkatinizi çekerim, son (yarım) karede yıl 2026. Evet, bloglar bir dönem (karikatüre atfen 2018-2026 arası diyelim) öldü ama devamında algoritmalar da sosyal medyayı öldürdüğü için, bloglar dirilmeye başladı.
Tren kaçıyor, moda geçiyor demeyeceğim çünkü blog yazmayı bir moda olarak görmüyorum—malum, 2006’da başladım, 23 Ocak’ta 20 yılı deviriyoruz. Ama blog yazmaya başlamak için içinizde ufacık bir heves veya merak varsa başlayın derim. Dün blog açacak birine WordPress’i önerirdim, bugün Substack’i öneriyorum, yarın fikrim değişebilir ama “portatiflik” argümanını hatırlayın: Kullandığınız araç veya platformu istediğiniz zaman değiştirebilirsiniz.
İyi olmanıza gerek yok; yazdıkça iyileşiyorsunuz. Yazacak bir şeyiniz olmasına bile gerek yok; hiçbir şey yazamıyorsanız o gün neler yaşadığınızı yazın (ben öyle başlamıştım).
Yazıyorsanız veya yazmaya yeni başlıyorsanız, bloğunuzun adresini yorum olarak bırakın, okuyalım. Sevgiler.






