Şunlardan en az birine katılanlar parmak kaldırsın:
- “Yazmak için yanıp tutuşuyorum ama bir türlü yazmaya otur(a)muyorum.”
- “Yazıyorum ama kimse okumuyor, yazasım gelmiyor.”
- “Yazmayı çok seviyorum ama yazdıklarımı paylaşmayı sevmiyorum.”
- “Bir şeyler yazdım ama bok gibi oldu, paylaşırsam rezil olacağını düşündüm.”
- “Yazmak istiyorum ama hiç vaktim yok.”
En az birine katıldıysanız (Barnum Etkisi tuzağına düşmüş olsanız da) doğru yerdesiniz. Bu yazıda yazmak üzerine yazacağım, sizi yazmaya şartlayacağım. Aynı şeyi denediğim “Yazmaya övgü” başlıklı yazımın devamı gibi olacak.
Yorumlara yazacağınızı yazacak mısınız? Yazın lütfen.
Ne yazmalıyım?
En çok bilinen tavsiyeyle başlayalım: “Bildiğini yaz.”
Mark Twain’e atfedilen bu sözü yanlış yorumladığınızda “Yalnızca yaşadığın ve öğrendiğin şeyleri yaz.” veya “Bilmediğin konulara asla girme.” gibi saçma sonuçlara ulaşabilirsiniz. Bunları kabul edecek olsam, cinsiyet değiştirip tıp fakültesini bitirmeden bir kadın doktorun anılarını yazamam.
Sözü doğru yorumladığımızda bambaşka bir yere varırız: Bildiklerimizden yola çıkarak bir anlatı oluşturabilir veya kurguladığımız öyküyü kendi bilgi ve tecrübelerimizi kullanarak zenginleştirebiliriz. Bunu kurgu yazılarınız için de, kurgu dışı yazılarınız için de düşünebilirsiniz. (Yazının devamında, hikâye anlatıcılığının kurgu dışında kullanımının öneminden de bahsedeceğim.)
“Konuşmadan edemediğini yaz.” sözü de çok işinize yarayabilecek bir tavsiye.
Ailenize, eşinize, dostunuza, düşmanınıza konusunu açıp durduğunuz şeyleri bir düşünün. Daha iyi yaşamak üzerine, kadın-erkek eşitsizliği üzerine, kediler üzerine, din veya dinler üzerine, kendinizi geliştirmek üzerine, Arjantin üzerine, kitaplar üzerine, Orta Dünya üzerine… özetle anlatmayı sevdiğiniz her şey üzerine yazabilirsiniz.
Elbette yazacak yeni konular bulmak da önemli. Ama yolun başında kullanacağınız bunca cephane varken, yeni ve özgün şeyler bulacağım diye kendinizi yıpratmanız, yolun başında yazmaktan caymanız yanlış olur. Önce bildiğinizi, konuşmadan edemediğinizi yazın, yazmaya alışın, gerisi zaten gelecek.
Ben Beyn’de düşünce yazıları yazıyorum. Deneme formatında yazıyorum ama belli bir formata bağlı kalmayacağımı da biliyorum: Bitirdiğim bir tiyatro oyunu ve yıllardır sündüre sündüre üzerinde çalıştığım bir uzun öykünün yanında, ileride yazmak istediğim romanlar, kurgu dışı kitaplar ve (cesaret edebilirsem) bir bilgisayar oyunu senaryosu var. “Büyüyünce ne yazacağım?” başlıklı yazımda, bu konudaki düşüncelerimin tamamını okuyabilirsiniz.

Kime yazmalıyım?
Bu sorunun bana göre iki tane yanlış cevabı var: “Kendime” ve “herkese”. Her şeyden önce yazdıklarınızı kendinize saklamıyorsanız, internette veya gerçek hayatta bir yerlerde yayınlıyor veya yayınlatıyorsanız, “sadece kendime yazıyorum” diyerek kendinizi kandırırsınız. Başkaları tarafından okunmak yanlış bir hedef değil, boş bir hayal değil, ayıp bir hırs da değil. Paylaşmak her insanın ihtiyacıdır ve yazdıklarınızı paylaşmak utanılacak, saklanılacak bir şey değildir.
Diğer yandan “herkese” cevabı da bana doğru gelmiyor. Dünya üzerindeki herkese ulaşmayı Allah bile başaramıyor. “O kadar da herkese değil” diyorsanız tebrikler, şimdiden hedef kitlenizi gerçekçi bir boyuta getirme yoluna girdiniz. Herkesin sizi okuması mümkün olmadığı gibi herkesin yazdıklarınızı beğenmesi de mümkün değil… ama okur kitlenizi doğru bir biçimde hedefleyerek kendinizi de doğru konumlandırabilirsiniz, ayaklarınız yere daha sağlam basabilir.
Beğendiğiniz yazarları düşünün; onları kimlerin okuduğunu gözünüzde canlandırmaya çalışın. Sonra aynı canlandırmayı kendi (potansiyel) okur kitleniz için yapın. Yaş aralığı, cinsiyetler, meslekler, hayata bakışlar, sosyal gruplar… Gözünüzde tek bir kişi canlandırmak zorunda değilsiniz ama 12 yaşında ergenliğe yeni giren bir oğlan çocuğuyla 45 yaşında başarılı bir bankacı kadını da aynı kitleye dâhil edemeyeceğinizi bilin.
Son olarak hatırlanası bir gerçek: Sizi okuyan kişi okuma kararını (çok yüksek ihtimalle) kendi özgür iradesiyle vermiştir, yani siz ne yazdıysanız onu okuma konusunda bir tercihte bulunmuştur. “Okurum için şunu yazayım” diye dertlenmenize gerek yok; siz yazın, biz okuyalım. İnsanların okumaya ne kadar aç olduklarını, “Bloglar diriliyor” başlıklı yazımda anlatmıştım, onu da okuyun.

Nasıl yazmalıyım?
Bir konuyu netleştirmem lazım çünkü eksikliğinin örneklerini çok görüyorum: Okurunuz yazıyı SİZİN yazdığınızı görebilmeli. Bu ne demek? Şu demek: Yazıda sizin tonunuz, stiliniz, kişiliğiniz, aura’nız belli olmalı.
Yazıda sizin varlığınızı hissedememek, okurla aranıza mesafe koyar. Mesafe olmaması için yapabileceğiniz en kolay şey, okurlarınızı karşınızdaymış ve onlarla konuşuyormuş gibi yazmanızdır. Sizin bu yazımı okurken bulunduğunuz zamanla, benim bu yazıyı yazarken bulunduğum zaman birbirlerinden farklı ama ikimiz de bunu hissetmiyoruz; fiziksel veya duygusal mesafenin yanında zamansal mesafeyi de yok ediyoruz. Büyü değilse nedir bu?
Bunu yapay zekâyla yapamazsınız mesela. Bugünkü YZ modelleriyle olduğu gibi, yıllar sonrasının aşırı gelişmiş YZ modelleriyle de yazdırabileceğiniz şey, fabrika üretimi bir masa mükemmelliğinde ama buz gibi bir yazı olacaktır. Halbuki üslup, kusurdan doğar. Sizin pürüzlü cümlelerinizin, yapay zekânın mükemmel paragraflarından daha değerli olmasının sebebi de budur. Zanaatına yıllarını veren bir marangozun masasındaki kusurlardır o masayı fabrikasyon masadan daha değerli yapan. Kusurlu insancıllığınızın değerini bilin.
“Neden yazmalıyım?” bölümünde bu meseleye döneceğim ama “mesafe” bağlamında şunu söylemeden geçmeyeyim: Okurlarınız yapay zekâya yazdırdığınız yazıya olumlu bir reaksiyon gösterse bile bu yakınlığı size değil, sizin isminizi kullanan YZ modeline göstereceklerdir. Bunun ne kadar kıymetsiz bir şey olduğunu iyi düşünün. Kişiliksizleşmeyin.
Hikâye anlatıcılığına geçelim. “Ne yazmalıyım?” bölümünde değindiğim gibi, yazdığınız yazıda anlatacağınız şeyler, sizin bilgi ve tecrübelerinizle harmanlanmış olmalı. Bunu da yapmanın en değerli yolu, iyi bir hikâye anlatıcısı olmaktır. Bir kişiyi, bir topluluğu, bir toplumu veya insanlığı etkileyebilmek için hikâyelere ihtiyacımız var.
Ürkütücü bir ismi olmasına karşın anlaması ve uygulaması pek kolay bir kavramdan bahsediyorum: Anlatacağınız şeyle uzaktan bile olsa alakalı bir anınızı, anekdotunuzu yazıya yedirmek, yazıyı anında özgünleştirir ve okurla sizi anında yakınlaştırır. Örnek vermek gerekirse; “Kurgu dışında kurgu” başlıklı yazımda bu argümanı kendimden bir anıyla destekledim ki anıda da Morgan Freeman’ın belgesel sunarken anılarını anlatışını da örnekleyerek “kurgu dışında kurgu içinde kurgu dışında kurgu” zinciri kurmayı başardım. Bu gurur hepimizin. Neyse.
“Nasıl yazmalıyım?” sorusuna cevap verirken yazıyı nasıl yapılandıracağımızı, şeklini-şemalini nasıl vereceğimizi konuşmazsak olmaz. Çalakalem yazılmış, başı-sonu belli olmayan bir yazıyı, yukarıdaki “kusurlu insancıllık” bağlamında değerlendiremeyiz: Özensizlik, okura saygısızlıktır. Neyse ki bunun önüne geçmek de gayet basittir:
- “Vomit draft” tekniğiyle, beyninizdeki her şeyi kusarcasına ilk taslağınızı ortaya dökün.
- “Giriş-gelişme-sonuç” yapısına veya münasip gördüğünüz başka bir şekle uygun olarak yazıyı yapılandırın. (Yazı çok dallanıp budaklandıysa, her dalı ve budağı küçük kâğıtlara yazarak görselleştirebilir ve her şeyi düzgün bir sıraya oturtabilirsiniz.)
- Yazının eksiklerini ve dengesiz kısımlarını görüp, ekleme-düzenleme-çıkarma işlemleriyle okunabilir ve doyurucu bir metne ulaşın.
- Son rötuşları yapın, baştan sona bir okuma yapın ve yazıyı yayına hazır hâle getirin.
Son olarak: Yazıyı yazdığınız dili öğrenin arkadaşlar. Yazarken fark etmiyor olabilirsiniz ama okurken yazarın otoritesini ve ciddiyetini belirleyen önemli faktörlerden biri de, diline hâkimiyetidir. Bağlaçları veya ekleri ayırmayı bilmemek değil, öğrenmemek ayıp. Hem öğrenmek için, hem de öğrenmenize rağmen yazılarınızı kontrole devam etmek için yapay zekâdan faydalanabilirsiniz. “Yapay zekâyı nasıl kullanıyorum?” başlıklı yazımda bahsettiğim komutu favori yapay zekâ aracınıza girebilirsiniz:
Ekteki yazıyı anlatım bozuklukları, dil bilgisi hataları ve yazım yanlışlarına göre değerlendir.
O sizi düzelttikçe, siz daha iyi ve özenli yazmaya başlayacaksınız. Gurur yapmayın.

Neden yazmalıyım?
“Neden İle Başla” mantalitesini bilir misiniz? Bilmiyorsanız, Simon Sinek’in meşhur TEDx konuşmasını izlemenizi öneririm (Türkçe altyazı mevcut). Özetle: Bir şeyi neden yaptığınız, nasıl yaptığınızdan ve ne yaptığınızdan daha önemlidir. Katıldığım, uyguladığım ve faydasını gördüğüm bir mantalite.
Bu yazının da ilk alt başlığını “Neden yazmalıyım?” olarak belirlemiştim ama daha sonra değiştirmeye karar verdim. Neden? Çünkü kafamdaki yazı kurgusunda en önemli başlığı en öne değil, en sona koymayı istedim. Konudan sapmamak için detaya girmeyeceğim ama bu yazı özelinde en önemli konudan önce bahsetseydim, yazının geri kalanında ilginizi kaybedebilirdiniz. Bu cümleleri okurken ilginizi yeniden cezbettiysem bunun sebebi, diğer alt başlıklardan sonra en önemli bölüme geldiğinizi anlamış olmanızdır.
Konuya döneceğim: Neden yazarız, neden yazmalıyız? Benim bu soruya bencil cevabım “dünyaya iz bırakmak”, bizcil cevabım “insanlığa katkı sağlamak” şeklinde. Ne mutlu ki birçok yazar da bu sebeplerle yazıyor—“Yazarlar niye yazarlar?” başlıklı yazımda bahsettiğim üç yazar, isteseler de istemeseler de dünyaya bir iz bırakmış ve insanlığa katkılarını sağlamışlar. Vücuttaki hücrelerin insanı oluşturduğu gibi, evrendeki insanların da insanlığı oluşturduğunu düşünürsek, bu konudaki sorumluluğumuz daha da netleşir. Bu bencesi tabii.
Yazarak üretebileceğimiz dört değer var: bilgilendirmek, duygulandırmak, düşündürmek, ilham vermek. Yazarak sadece birini başarmak bence yeterli olmaz, okura tam anlamıyla dokunabilmek için en az iki tür değer vermeliyiz. Hele bilginin bedava olduğu çağımızda, yalnızca bilgi veren yazılar yazmak bana biraz kolaya kaçmak gibi geliyor. Ve (diğer iki bölümde değindiğim gibi) kendinden bir şey katmadığın zaman, o yazının faydası olsa da etkisi olmuyor.
Değer katmayı, okurunuza ulaşmayı başardığınızda takdir, paylaşım ve maddi/manevi karşılıklar oluyor. Canınızın bunları istemesinde hiçbir sakınca yok: Beğeni almak güzel hissettiriyor, retweet veya restack gibi paylaşımlar bizi kamçılıyor ve para kazanmak elbette günümüz dünyasının önemli bir ihtiyacı. Ama bunlar, yazdığım gibi, birer sonuç. Sonuç için yazmaya kalktığınızda, daha fazla beğeni almak veya daha fazla para kazanmak için yazdığınızda, ortaya çıkan ürünlerin kalitesinin düşmemesi mümkün değil.
Sonuç: Yazmaya ne zaman başlamalıyım?
Moso bambusu, ekildikten sonra 5 yıl boyunca köklenir, 5 yıl sonra dışarıda görünen minicik fidanı boy atmaya başlar, haftalar içinde 30 metre boya ulaşırmış. Bugüne kadar yazmayı isteyip de yazmadıysanız veya çok ilgilenmediyseniz, bunca yıl kök saldığınızı hayal edip bugünden itibaren yazmaya başlayabilirsiniz. Yalnız “haftaya başlarım” demek yok: Hemen bugün bir “vomit draft” ile başlayıverin işte.
Geçen yıl kendime bir not düşmüştüm, “Yazmadan yazamazsın!” demiştim. İçimdeki mükemmeliyetçiye söylemiştim bunu; daha iyi yazmak için önce kötü yazmam da gerektiğini hatırlatmıştım kendime. Bu yıl aynı mesajı herkes için yazdım, “Kötü yazsan da yaz.” dedim. Yaza yaza gelişeceğiz çünkü.
“Bir ağaç dikmek için en iyi zaman 20 yıl önceydi. Ondan sonraki en iyi zamansa şimdi.” diye bir söz var. (Çin atasözü diye bilinir ama baktım, değilmiş, 1960’lardan sonra yayılan bir sözmüş.) Herhangi bir şeye başlamak üzerine uydurulmuş en güzel sözlerden biri. Lütfen yazmaya başlayın. Sevgiler.






