Yazmaya övgü

Tek yazı fiyatına bir sürü yazı getirdim size! Yazmak üzerine yazdığım ufak ufak yazılarım vardı, onları bir araya getirip incecik iplerle bağladım, güzel oldu. Yazının sonunda sizi yazmaya ikna edeceğim, haberiniz olsun.

Fıtratımıza aykırı

İpilginç bir bilgiyle başlayayım: Okuryazarlık aslında fıtratımızda yoktur. Dünya üzerinde hiçbir insanın veya hayvanın beyni, okuma veya yazma üzerine evrimleşmemiştir. 100 bin yıl önce konuşma üzerine evrimleşen beyinlerimize hâlâ yabancı kavramlardır okumak ve yazmak.

Okuma işini rahatlıkla içselleştirmemize rağmen, yazma işini çoğumuz üstün bir yetenek olarak görürüz. Ben bunun nedenini, tüketmekle üretmek arasındaki zorluk farkına saygı duyuşumuza yoruyorum. Çoğu yazma eyleminde bir şeyler üretiyoruz, yaratıyoruz ve bu doğal olarak okumak gibi bir tüketme eylemine göre daha değerli geliyor. İtirazım yok.

Sonuç olarak (ne sonucu be, daha yazının başındayız) şu anda ben yazarken ve siz de okurken, yaradılışımıza aykırı temel becerilerimizi sergiliyoruz. Çak!

Yazmanın altı büyük faydası

Okuduğunuz bu yazıda yazmayı övmek için binlerce kelime yazabilirim ama yine de ikna olmayabilirsiniz… çünkü listeleri daha çok seviyoruz, listeleri daha hızlı okuyoruz, listeleri daha kolay benimsiyoruz. O zaman gelsin yazmanın faydaları üzerine bir liste:

İletişim: Yazma eyleminin (benim gördüğüm) en büyük faydalarından biri, kafanızdaki karmaşık düşünceleri sadeleştirip karşı tarafa en doğru sözleri aktararak iletişim becerinizi geliştirmesidir. Pek anlaşılmadı di’ mi? Aynı cümleyi tekrar yazıyorum: Düşüncelerinizi sadeleştirerek iletişim becerinizi geliştirmesi, bence yazmanın en büyük faydalarından biridir. Bakın ne güzel sadeleşti. Bi’ de kafamdaki hâlini görseydiniz kafayı yerdiniz. Neyse.

Öğrenme: Beyinlerimizde “retiküler aktivasyon sistemi (RAS)” diye bir sistem var. Beyin sapında yer alan ilkel bir sistem olmasına rağmen, bu sistem sayesinde elle yazdığınız şeyler hafızanıza daha iyi kazınıyor. (Klavyeyle yazma işi aynı etkiyi yapmıyor diye okudum ama kişisel tecrübem klavyeyle yazmanın da hafızaya olumlu etkisi olduğunu gösteriyor.) İşte bu yüzden ders çalışırken okuduğumuz veya dinlediğimiz şeyi kendi cümlelerimizle yeniden yazmak konuyu daha iyi öğrenmemize yardımcı oluyor. Ve yine bu yüzden sınıfın çalışkan kızından ders notlarını alıp okumak pek bir halta yaramıyor.

Odaklanma: Tek bir konu üzerine yoğunlaşarak yazı yazmak, dikkat dağınıklığını azaltır ve derinlemesine çalışma disiplini kazandırır. Odaklandığınız şey çalıştığınız ders de olsa, içinizde büyüyen bir dert de olsa, anlatmak istediğiniz bir öykü de olsa, yazarak yaptığınızla yazmadan yaptığınız arasında dağlar kadar fark oluyor. Ayrıca unutmayın ki yazmak, düşünmeye göre binlerce kat daha yavaş bir eylem; dolayısıyla yazıya dönüştüreceğiniz düşüncelerinizi yavaşlatmak (diğer bir deyişle onlara odaklanmak) zorundasınız.

Farkındalık: Kafanızdakileri kâğıda (veya ekrana) döktüğünüzde, iç dünyanızı, tepkilerinizi ve düşünce örüntülerinizi daha tarafsız bir gözle görebiliyorsunuz. Yıllar önce “gün özetleri” yazarken bunu çok yaşardım: O gün neler yaptığımı bir özet hâlinde yazdığımda, hem hafızamdan günü oynatırken hem de günün özetini bir blog yazısına dökerken günü tekrar gözden geçirip dersler çıkarırdım. Vakit olsa da tekrar yazsam o gün özetlerini.

Çözüm(leme): “İçinizde büyüyen bir dert” örneği verdim ya, hah, sorunlarınızı yazıya dökünce onları somutlaştırıp daha önce fark edemediğiniz bağlantıları veya çözüm yollarını görmeye başlıyorsunuz. Her zaman bu işe yarayacağını iddia edemem (sonuçta ben siz değilim) ama analiz etmeniz gereken herhangi bir şeyin gerçeklerini ve yorumlarınızı alt alta yazdığınızda, ortaya değişik şeyler çıkabiliyor.

Dağarcık: Şu yazıyı yazarken defalarca Türkçe sözlüğe ve İngilizce-Türkçe sözlüğe bakıp durdum. Yazmasaydım, baktığım kelimelere bakmayacaktım. Bakıp öğrendiğim şeyi unutabilirim ama sözlükte tekrar tekrar baktıkça bir şeyler illa oturuyor. Basit gibi görünen ama çok değerli bir şey bu.

Daha bir sürü fayda yazabilirim ama uzun listeler de dikkat dağıttığı için yazmasam daha iyi.

Kurmalı mı kurmamalı mı?

Yazarlığın tanımını yaparken “kurgu” türünü dâhil etmemiz kesinlikle şart değildir: Arkadaşınıza attığınız mesajla şirketiniz için hazırladığınız rapordan tutun, ödüllü dizi senaryonuzla okuyan herkesi ağlatan şiirinize kadar her türlü yazıyı, yazma eylemiyle oluşturursunuz. “Yapılacaklar” listeleri, köşe yazıları, dilekçeler, hatıratlar, fıkralar, kitap kenarı notları, romanlar ve şu anda okuduğunuz bu (herkesle paylaşılası) blog yazısı, yazma eylemiyle varlık bulur.

Ama kurgu güzeldir, kurgu dışına nazaran daha değerlidir. Bunu ahkâm kesmek için söylemiyorum, “Hikâyelere neden ihtiyacımız var?” başlıklı yazımda anlattığım gibi, kurgu eserlerin daha fazla (22 kat!) akılda kaldığı akademik çalışmaların tespit ettiği bir gerçektir. Bu gerçeği teyit etmek içinse kendi izanınızdan başka bir şeye ihtiyacınız yoktur—aynı yazıdan alıntıyla:

“Kayaların yanına gitme, tehlikeli” uyarısını hatırlama—dolayısıyla hayatta kalma—ihtimalimiz, “Kuzenim bir gün şu kayaların yanında otururken, orada uyuyan bir aslan yüzünü parçaladı” sözlerini hatırlama ihtimalimizden düşüktür.

Kurgu eserler aracılığıyla insanların bilinçaltlarına erişme ve hatta müdahale etme olanağımız olduğunu da düşünüyorum ama elimde bunu destekleyecek bir veri yok.

Sonuç olarak kurgu eserler değerlidir ama bu, kurgu dışı eserlerin değersiz olduğu anlamına gelmez. Kaldı ki kurgu dışı eserlerde kurgu yine kullanılabilir.

Neden yazmalıyız?

“Bir insan neden yazar?” sorusunun cevabı, inanmayacaksınız, cevabı verecek olan insandan insana değişir. Yazmaya yeni başlayanlar için nedenler çoğu zaman birbirine benzer (yazmayı öğrenmek, kendini tanımak gibi).

Yazma işine alıştığınızda, yazmak için daha önemli hatta ulvi nedenler ortaya çıkabilir. İlk odaklanmamız gereken “neden”lerden biri bana göre iç dünyamızı anlamak, anlatmak ve değiştirmek olmalı. Ondan sonra (onu bitirdikten sonra değil, ona başladıktan sonra) dış dünyamızı anlamayı, anlatmayı ve değiştirmeyi düşünebiliriz. Baktık ki okurlarla frekansımız tuttu ve etki alanımız genişledi, hah, işte o zaman dış dünyamızın da dışını, tüm dünyayı anlayıp, anlatıp, değiştirmeye haddimiz olur.

“Amaç” anlamındaki “neden” bitti, “hedef” anlamındaki “neden” üzerine düşünelim: Para için mi yazmalıyız, şöhret için mi, etki için mi, ne için yazalım? Açık konuşayım: Niyetiniz ve ürettiğiniz iyi olduğu sürece hedefinizin ne olduğu sizden başka kimseyi ilgilendirmesin. Takdir görmek, tanınmak istemeyen bir tane yazar görmedim hayatımda VE BU YANLIŞ BİR ŞEY DEĞİL. Yanlış olan, hedefe koyduğunuz şey yüzünden işinizi veya niyetinizi bozmanız olur. Daha fazla kişi sizi tanısın diye, “bu aralar bu satıyor” diye hayvanlı distopik aşk romanı yazarsanız, bin defa yazıklar olsun. Ama hayvanlı distopik aşk romanları yazan biriyseniz ve yazdığınız dönemde maddi başarıya ulaşırsanız, bin defa helal olsun. Aradaki fark önemli.

Yazmak ne kadar zor?

Sermaye gerektirmeden değer üretebileceğimiz sayılı işlerden biridir yazmak. Bu yazıyı okuduğunuz cihazın klavyesiyle yazmaya başlayabilirsiniz hatta zaten günlük veya haftalık düzende birçok şey yazıyorsunuz (“Kurmalı mı kurmamalı mı?“ bölümünün ilk paragrafındaki örnekleri hatırlayın). Bu açıdan bakınca “yazmaya başlamak” diye bir şey yok diyebiliriz; yazmaya zaten başladınız, geliştirmesi kaldı.

Ha, sanat veya zanaat eseri yazma konusu biraz daha özen gerektiriyor. Roman, deneme, öykü, blog yazısı, şiir, köşe yazısı, film senaryosu, kurgu dışı kitap, tiyatro oyunu gibi eserleri meydana getirmek için eğitim şart… ama bu eğitimin resmi bir eğitim olmasına gerek yok işte. Çünkü yazmak, yazdıkça gelişen bir şey: İlk yazdığınız şey ne olursa olsun kötü olacak, sonraki çok azıcık minicik daha iyi olacak, sonraki az daha iyi olacak, sonraki biraz daha iyi olacak… Onca şey yazdıktan sonra hiçbir “eser” üretemeseniz bile, yukarıda yazdığım önemli faydaları sağlamış olacaksınız.

İyi yazamayacağınız için mi çekiniyorsunuz yazmaktan? Çok mantıklı valla; ben de Michelin yıldızlı şef olamamaktan çekindiğim için yemekleri hanıma yaptırıyorum. (Şaka şaka, omlet, hamburger falan yapıyorum ara sıra.) Kötü yazmadan iyi yazmayı beklemek, Temel’in “ilk 3 gün sıkabilir” uyarısıyla aldığı ayakkabıyı 4. gün giymeye başlaması kadar komik olur. Doğuştan gelen bir yetenekten değil, üzerine düştükçe geliştirilen bir beceriden bahsettiğimizi unutmayın.

Zavallı eğitim sistemimizin en önemli ve en değerli parçalarından biri yazmayı öğretmek olmalı. Ara sıra verilen kompozisyon ödevlerinden daha fazlasına ihtiyacımız var: Öğrencilere düzenli olarak kurgusal veya kurgu dışı içerik ürettirmek tek başına toplumu psikolojik olarak, iletişimsel açıdan kalkındırabilir. (Bunu yaparken yapay zekâyı kullanmanın, başkasının ders notunu okumak gibi, faydasız olacağını da kabul ettirmek lazım.)

Sonuç: Sen de yaz yaz yaz

Umarım yazının başında dediğim gibi, yazının sonunda sizi yazmaya ikna etmişimdir. Peki, ne yazacaksınız? Açıkçası o size kalmış ama uygulaması kolay birkaç fikir var aklımda:

  1. Elindeki en eski eşyanın üzerine yaz.
  2. Aklındaki en eski anını yaz.
  3. En büyük korkunu yaz.
  4. Nasıl büyüdüğünü yaz.
  5. Bir hafta sonra aniden öleceğini bilerek geçireceğin bir haftayı yaz.
  6. Tanışmadığın ama çok sevdiğin (veya hiç sevmediğin) bir ünlüye bir açık mektup yaz.
  7. Bir taksi şoförü olarak aldığın en acayip beş yolcuyu yaz.
  8. Rastgele üç kitaptan rastgele üç cümle seç, her cümlenin önüne arkasına yazdıklarınla oluşturacağın birer paragraftan oluşan üç cümlelik bir öykü yaz.
  9. Bir uzaylının veya bir meleğin gözünden bir Dünya raporu yaz.

Dokuzunu birden yazmanıza gerek yok ama en azından birini yazarsınız artık. Kötü yazmaktan çekinmeyin. Yayınlarsanız, yorum kısmında yazınızın linkini paylaşın lütfen.

Sevgiler!

Barış Ünver
05 Şubat 2026

Yazıyı beğendiniz mi? Beğendiyseniz, Beyn'de yeni bir yazı yayınlandığında eposta kutunuz içinden okumak için beyn.substack.com adresinden Beyn'e abone olabilirsiniz.