Kurgunun üç ayağı

Yazılı eserleri düşünelim. Öyküler, romanlar, şiirler, senaryolar… Bu yapıtları iyi veya kötü yapan nedir? Arka Sokaklar’ın senaryosunu “sanat eseri” olarak düşünemeyecek kadar kötü bulmamızın, Nazım Hikmet’in bazı şiirlerini ezberleyecek kadar sevmemizin ardında ne yatar? Sanat filmlerini neden bir kesim çok üstün, bir kısım çok alçak bir film olarak görür?

Bu konuda biraz olsun şekillenen fikirlerim var. Gelecekte bu fikirlerin değişmesi de mümkün ancak şu an için bir yazı çıkarabileceğim kadar olgunlaştıklarını düşünüyorum. Umarım siz de bana katılırsınız.

Düşündürmek

Yazarlık dersi alanlar bilir: “Tema” diye bir şey vardır ve (okuldaki Türkçe veya Edebiyat derslerinde öğretilenin aksine) “ana fikir” ile eş anlamlıdır. Özetle bir kurgunun teması veya ana fikri, o eserle aktarılacak düşünceyi içeren bir cümledir. Bir tema olmadan inşa edilen kurgu, temeli atılmadan inşa edilen bir bina kadar sorunludur. Öyle ki, teması olmayan bir eserde aslında çok iyi düşünceler aktarılmaya çalışılsa bile, bu sefer o düşünceler sırıtır. Hikâye bütünlüğü olmayan, mesaj kaygılı saçma sapan filmler veya kitaplar buna çok güzel örneklerdir.

Peki bu, bir kurguyu iyi yapmaya yeter mi? Yetseydi, örneğin “Cimrilik insana zarar verir.” temasına sahip bir filmin adı “Cimrilik İnsana Zarar Verir.” olurdu ve Haluk Bilginer bu cümleyi kurduktan sonra film 2 buçuk saniyede biterdi. Eksik olan bir şey var.

Dolaylı anlatım

Ana fikri “saklamak” da, kurgunun önemli bir parçası. Dolaylı anlatım, sanırım her kurgunun temelinde olmak zorunda – öyle olmadığında hikâye ya çok çocuksu, ya da tatsız geliyor. Açgözlü bir adam film boyunca “Daha fazlasını istiyoruuum!” diye bağırırsa, filmin sonunda her şeyini kaybedince de “Açgözlü davrandığım için her şeyimi kaybettiiim!” diye ağlarsa o film tat verir mi?

Ama bu “ana fikri kurguya yedirme” işini, kötü yazarların yaptığı gibi, az kullanılan kelimelerle ve alengirli cümlelerle yapamayız. (Bunu iyi yazarlar da yapıyor, daha doğrusu yapabiliyor; yani alengirli cümleler sadece kötü yazarların yaptığı bir şey demiyorum. Ne var ki, kötü yazarlar bunu yaptığında kendilerini iyi yazar olarak görebiliyorlar. Yazık.)

Ana fikri okuyucu, izleyici veya dinleyici bir şekilde kendisi keşfetmeli ve bunu ona yaptıran yazar olsa bile, kişi o keşfi kendi yaptığına inanmalı. Bir romanı okuyan okurun gözünden bakalım: Satın aldığınız dolabın montajını kendiniz yaptığınızda nasıl hissediyorsanız, romanın yazarı tarafından size ufak ufak verilen parçaları birleştirerek ulaştığınız ana fikre ulaştığınızda da öyle hissediyorsunuz. Halbuki dolabı da siz yapmadınız ve ana fikri de siz düşünmediniz.

Yazının bir alt başlığı daha olduğunu muhtemelen gördünüz, yani dolaylı anlatımın da yeterli olmayacağını söyleyeceğimi biliyorsunuz. O zaman geçiş paragrafı yazmadan sonraki bölüme geçelim. (Gerçi bu da bir geçiş paragrafı oldu.)

Hissettirmek

Belki de ilk akla gelecek etmeni en sona yazmayı tercih ettim: İyi bir kurgu duygularımızı (hatta mümkünse birden fazla duygumuzu) harekete geçirmeli. Bunu da, düşündüreceği şeyde olduğu gibi, direkt olarak yapmamalı.

Üzecekse, mesela, üzüleceğimiz şeyi de biz keşfetmeliyiz. Korkutacaksa, katil veya hayalet veya cin ekrana “BÖH!” diye bağırmamalı. Korku ve komedi filmlerinin “en iyi filmler” arasında yer almaması belki bu yüzdendir: Dolaylı yoldan korkutmak veya dolaylı yoldan güldürmek çok çok zor bir iş ama dolaylı yoldan germek veya dolaylı yoldan üzmek daha kolay.

Duygulandırma işi, düşündürmekten daha önemli diyemiyorum ama bir eseri daha popüler yaptığını da hepimiz biliyoruz. Bunun sebebi sanırım hissetmenin, düşünmekten daha kolay olması ve popüler kültür, genellikle daha az eforla tüketilen içeriklerden meydana geliyor.

Bunu hor görebilirsiniz veya doğru bulabilirsiniz; bu da zaten “Sanat sanat için midir, toplum için midir?” sorusunun tartışma konularından biri ama bu yazının konusu değil. Ben popüler kültüre mal olan eserlerin kalite ortalamasının yükselmesi için sanatçıların sanatlarından taviz vermeden toplumun taleplerine yönelik işler çıkarmasının doğru olduğunu düşünüyorum… ama dediğim gibi, bu yazının konusu değil bu.

Sonuç

Bu üç etmenden yalnızca birini görebildiğimiz kurgular, net bir şekilde boktan eserler ortaya çıkarıyor. Düşüncesini direkt olarak aktarmaya kalkan bir şiir, bir şey düşündürüp hissettirme amacı gütmeyen ama hikâyesini dolaylı anlatımlarla süsleyen bir dizi veya otobüslerin mola yerlerinde satılan aşk romanlarını düşünün.

İkisini becerebilen kurgular tüketilebilir içeriklere giriyor ve üçüncü ayağı zayıf bile olsa, yeterince pompalandığında dönemin popüler kültürüne katkıda bulunabiliyor. Diğer yandan bu türden eserlerin seveni kadar sevmeyeni de oluyor zira hangi ayağı zayıfsa, o ayağa önem veren kesimi tatmin etmesi mümkün olmuyor.

Üçünü birden başarabilen eserler ise, hâliyle, insanlığa iz bırakıyor. Sevmeyeni elbette oluyor, neticede herkesi memnun etmeyi kimse beceremez. Bu yüzden bir yazarın amacı yazdığı şeyi herkese beğendirmek değil, bu üç ayağın üzerine oturan kaliteli bir şey ortaya koymak olmalı.

Barış Ünver
12 Temmuz 2021