Kabul ettiğini yaşarsın

En iyi arkadaşlarımdan biri, Bulut. O da Galatasaray taraftarı, ben de Galatasaray taraftarıyım. İkimiz de iyi sayılabilecek bir futbol bilgisine sahibiz ve ikimiz de Galatasaray maçlarını yakından takip ederiz. Futbolcularımızdan Ömer Bayram’ı ben çok takdir ederken, Bulut kendisinden neredeyse nefret ediyor. İkimiz aynı maçı izleyip, Ömer hakkında taban tabana zıt yorumlar yapabiliriz.

Nedenini değil, nasılını anlatayım: Ben Ömer’in iyi bir futbolcu olduğunu kabul ediyorum ve kötü oynadığı maçlar benim için istisna oluyor. Bulut ise Ömer’in kötü bir futbolcu olduğunu kabul ediyor ve iyi oynadığı maçlar onun için istisna oluyor. Maç içinde de, Ömer iyi oynadığında benim görüşüm doğrulanıyor ama kötü hamleleri istisna sayılıyor; Bulut içinse tam tersi oluyor. Ömer’in bir maç içinde kaç hata yaptığının veya sezon boyunca kaç tane iyi maç çıkardığının bir önemi yok: Ömer benim için iyi bir oyuncu ve Bulut için kötü bir oyuncu ise, ikimizin farklı görüşlerinin aksini “ispatlayan” deliller ikimiz için de istisna sayılıyor.

Neden bu örnekle başladım? Çünkü bu örnekte; aynı futbolcunun aynı oyununu izlememize rağmen Bulut’la taban tabana zıt görüşlerimizin temelinde kafamızdaki kabuller yatıyor. Yazının başlığından da anlayabileceğiniz gibi, bu “kabuller” meselesini hayatımıza uyarlayacak şekilde genişletirsek, önemli bir aydınlanma yaşayabiliriz.

Argümana geçelim.

Argüman

Kendimizi neye ikna edersek, kabul ettiğimiz o düşünce hayatımızı şekillendirir. İkna olduğumuz düşünce gerçek dünyayla uyumlu veya uyumsuz olabilir ama bu bizim kabulümüzü değiştirmez. Gerçek dünyayla uyumlu kabullerimiz, bizim çabamıza da bağlı olarak, başkaları tarafından da kabul görecektir; gerçek dünyayla uyumsuz kabullerimiz ise, bizim çabamıza rağmen, başkaları tarafından reddedilir.

Yazının başında belirttiğim gibi, kişisel gelişim kitaplarının bir kısmı da bu argümanı anlatarak (ya da süsleyerek, yahut dinleştirerek) bize benimsetmeye çalışır. “Benim öyle bir derdim yok.” diyemem çünkü size benimsetmek istemesem, bu yazıyı yayınlamazdım. Ama kişisel gelişim kitaplarının dandik olanları (The Secret ve Ferrarisini Satan Bilge kitapları ve genel olarak “evrene mesaj gönderme” modasına uyan kitaplar, bu dandik kitapların en popüler örnekleri arasındadır.) bunu öyle yüzeysel bir şekilde anlatır ki, kitaptan tat alsanız bile kitaptaki fikirleri hayatınıza uygulama tarafı sorun yaşatır. Bu tarz kitaplarda yer alan “Kafanı koyduğun her şeyi yapabilirsin!” tarzı sloganlar bir işe yaramaz ama o sloganın temelindeki fikri özümsemek işe yarar. Zaten kişisel gelişim kitaplarıyla felsefe kitapları arasındaki fark da budur: Felsefe kitaplarının da amacı kişinin gelişimine katkı sağlayan fikirleri okura aktarmaktır ama bunu basit sloganlarla değil, anlattığı fikre nasıl ulaşacağını da anlatarak yapar.

Konudan daha fazla sapmadan örneklere geçelim.

Örnekler

Aslında bu argüman için hayatımızın her alanından, yaptığımız ve düşündüğümüz her şeyden birer örnek vermek mümkün. Elbette öyle bir şey yapmayacağım ama en değişik, en önemli konulardan bir seçki oluşturdum.

Sakarlık: Kendini “dünyanın en sakar insanı” olarak kabul eden biri bile 1000 adımından birinde takılır herhalde, yanlış mıyım? Yine de kendine sakar diyen bu kişi, telefonunu her düşürdüğünde veya ayağı her kaydığında sakarlığını tekrar tekrar onaylamış olur. Telefonunu aynı sıklıkta düşüren, ayağı aynı sıklıkta kayan ama kendine sakar demeyen bir başkası içinse bu olaylar, izole talihsizliklerden veya istisnalardan ibarettir.

Para: Biraz can yakıcı veya sinir bozucu bir yorum olabilir ama şöyle bir gerçek var: Varlıklı insanlar varlıklı yaşarken yoksul insanlar yoksul yaşar ve yoksul kafayla varlıklı olmak mümkün değildir. Bunu sakın ola ki “çok para harcayarak zengin olurum” diye basitleştirmeye kalkmayın, sürdürülebilir değil – bizzat tecrübe ettim. Hatta özellikle “varlıklı” kelimesini kullanmamın sebebi de bu:

  1. Zengin kişinin çok parası vardır ama varlıklı kişinin ihtiyacından fazla parası vardır.
  2. Zengin olmadan varlıklı olmak ve zengin olup varlıklı olmamak da mümkündür.
  3. Aklı olan herkesin anlayabileceği üzere, önemli olan zengin olmak değil varlıklı olmaktır.

Varlıklı bir insan olduğumuzu kabul etmeyi deneyebiliriz. Bu sayede çok paramız olmasa dahi itibar sahibi, elindeki parayı yönetmesini ve artırmasını bilen birisi olarak karşımıza daha varlıklı insanlar ve daha çok parasal fırsat çıkabilir; çünkü kendimizi o dünyaya ait görürüz ve karşımıza çıkan fırsatları değerlendiririz. Yoksul bir bakış açısıyla elimizdeki parayı saklamaya, daha çok para biriktirmeye odaklandığımızda, fırsatlar burnumuzun dibindeyken bile o dünyaya ait olmadığımız için o fırsatları es geçebiliyoruz – bunu da bizzat tecrübe ettim.

Sigara: “Sigarayı bırakamıyorum.” lafı, sanırım sigarayı bırakmak isteyip bırakamayanların en zararlı kabulüdür. “Sigara bırakılmaz, sigaraya ara verilir.” gibi komik bir laf var mesela; tütün şirketleri tarafından çıkarıldığını iddia edebilirim ama ispatlayamam. Nerede okuduğumu hatırlamıyorum ama “Sigarayı bırakmaya çalışıyorum.” sözünün bile zararlı bir kabul olduğunu iddia ediyordu ki çok doğru: Bu söz ve hatta “Sigarayı bıraktım.” sözü bile, sigarayla olan ilişkinizin belli bir seviyede devam ettiğini bilinçaltınıza işliyor. Sigarayı bırakan birisi olsam, yeni bir kimliği kabul etmek adına “Sigara içmiyorum.” derdim; çünkü sigara içen birinden sigara içmeyen birine dönüşümü bilinçaltıma en iyi bu sözle kabul ettirebilirdim.

Özgüven: Kendi hayatımda, bu yazdığım konudaki en önemli deneyimim özgüven üzerine. Lisede gördüğü zorbalıkla ezilen, girdiği ortamlara uyum sağlayamayan, topluluk önünde konuşamayan, kızlarla konuşmaktan bile çekinen biriydim ben. 2006’da Ankara’ya geldikten sonra kendime biraz daha odaklanma fırsatım oldu ve geçen yıllarda kendimi özgüvenli biri gibi görmeye başladıkça özgüven kazandığımı fark ettim. “Mış gibi yapmak” diye özetleyebileceğimiz bu yöntem ilk başta ne kadar saçma gelirse gelsin, özgüven konusunda sonuç almama yardım etti. Özetle özgüvenliymiş gibi davranarak özgüven kazandım; üstelik özgüven sahibi olarak tanıdığım herkesin aynı şeyi yaptığını fark ettim. Bugün özgüven konusunda sıkıntı çeken herkese aynı tavsiyeyi veriyorum.

Uyku düzeni: Başarı sağladığım şeyden sonra, başaramadığım bir şeyden bahsedeyim ki hatalı kabullerin dışarıdan nasıl göründüğünü görün. Küçüklüğümden beri uyku sorunlarıyla uğraştım. Çocukken saatlerce uykuya dalamadığım günler oluyordu, misafirliğe gittiğimizde gece 2 bile olsa ayakta kalıyordum – anne-babamın arkadaşları bana “gece bekçisi” ismini takmıştı. Üniversiteye başlayınca uyku sorunlarım iyice kronikleşti ve ben de yıllar boyunca kendimi bozuk uyku düzenime teslim ederek her yılımın belki 200-250’şer gününü sabahlayarak yaşadım. Uykumu düzene sokmak istediğimde defalarca başarısız oldum, neredeyse her başarısızlıktan sonra da pes ettim. En son başarımı 22 Ekim 2019 ve ardından gelen 100 küsur günlük süreçte her gün 8’de kalkarak yaşadım ama pandemiyle birlikte o da bok oldu. Maalesef uyku düzeni konusunda bir kabul geliştiremedim – “henüz geliştiremedim” diyeyim. İnşallah o da olur.

Delilik: Argümanı yazarken “gerçek dünyayla uyumluluk” konusunu da argümanın içine sıkıştırmak istedim. Sebebi, Sabri Yıldız:

Bu abimiz havada durduğuna inanıyor. Öyle bir kabulü var. Biz bunu kabul etmiyoruz, uçtuğunu değil yerlerde yuvarlandığını görüyoruz. Başka programlara da davet ediliyor, orada da zıplıyor, haykırıyor, cıbırca (kendine göre Latince) konuşuyor falan… Sabri abimizin kendi hakkındaki kabulü, kendine göre gerçek. Bize göre gerçek olmaması onu ilgilendirmiyor. Benzer şekilde siz de kendinizi çok iyi bir şarkıcı, harika bir baba, dünya lideri sanabilirsiniz AMA önemli olan tek başına sizin kabulünüz değil, sizin kabulünüzün gerçek dünya tarafından da onaylanmasıdır.

Sonuca gelelim.

Sonuç

Ömer Bayram yorumlarından sigarayı bırakamayanlara, benim uyku düzenimden Uçan Adam Sabri’ye kadar her konuda bu kabullerimizi görmek mümkün. Hatalı olanları düzeltmek de mümkün. Yeter ki kabullerimiz gerçek dünyayla uyumlu olsun. Sevgiler.

Barış Ünver
01 Ağustos 2021