Mustafa Kemal Atatürk gerçekten çok ilginç bir insan. Öyle cümleler kuruyor ki, anlattığı konu ne kadar derin olursa olsun, birkaç cümlede konuyu kolayca kavradığınızı hissediyorsunuz. Kelimelerini özenle seçtiğini biliyoruz; sarf ettiği her kelime, istisnasız, kurduğu cümlenin anlamına ayrı bir katkıda bulunuyor. Bu yazıda da, Atatürk’ün laikliği nasıl tanımladığını anlatacağım. Laiklik ilkesini bir de Atatürk’ten öğrenmeniz önemli çünkü laikliğin bugün bilinen tanımı, Atatürk’ünkinden farklı.
Prof. Dr. İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu’nun “Atatürk: Yetişmesi, Kişiliği, Devrimleri” adlı bir kitabını okuyorum. Kitap 1973 yılında yazılmış ama kullandığı kaynaklar 20. yüzyılın tamamını (en azından 70’li yıllara kadar) kapsıyor. Akademisyen olduğu için olsa gerek, çok ağır bir dille yazmış; ben de mecburen ağır ağır okuyarak ilerliyorum. Okurken sıkılsam da, sıkıldığıma değdiğini gösteren bir şey yaşadım: Kitabın “laiklik” ilkesinin anlatıldığı bölümde, yazarın Atatürk’ten yaptığı bir alıntı beni derinden etkiledi. Atatürk’ün nasıl yetenekli bir hatip olduğunun yanı sıra, konusuna ne kadar hâkim olduğunu bir kez daha görmüş oldum.
Baltacıoğlu’nun alıntıladığı cümleler şöyle:
(…) İntisap ile mutmain ve mesut bulunduğumuz diyanet-i İslâmiyeyi, asırlardan beri müteamel olduğu veçhile bir vasıta-i siyaset mevkiinden tenziye ve îlâ etmek elzem olduğu hakikatini müşahede ediyoruz. (“Bravo” sesleri, alkışlar) Mukaddes ve lâhüti olan itikadat ve vicdaniyatımızı, muğlak ve mütelevvin olan ve her türlü menfaat ve ihtirasata sahneyi tecelliyat olan siyasetten ve siyasetin bütün uzviyatından bir an evvel ve katiyyen tahlis etmek, milletin dünyevi ve uhrevi saadetinin emrettiği bir zarurettir. (Alkışlar) Ancak bu suretle, diyanet-i İslâmiyenin mealiyatı tecelli eder. (“Çok doğru, öyledir” sesleri)
Bu sözü, günümüz Türkçesine şu şekilde çevirebiliriz:
(…) Bağlı olmaktan huzur ve mutluluk duyduğumuz İslâm dinini, yüzyıllardan beri alışılageldiği şekilde bir “siyaset aracı” konumundan arındırmanın ve yüceltmenin elzem olduğu gerçeğini görüyoruz. (“Bravo” sesleri, alkışlar) Kutsal ve ilahî olan inancımızı ve vicdanımızı; belirsiz, değişken ve her türlü çıkar ile hırsa sahne olan siyasetten ve siyasetin bütün unsurlarından bir an önce ve kesinlikle kurtarmak, milletin dünyevi ve uhrevi mutluluğunun emrettiği bir zorunluluktur. (Alkışlar) İslâm dininin yüceliği, ancak bu şekilde ortaya çıkar. (“Çok doğru, öyledir” sesleri)
Not: Baltacıoğlu kitabında bu sözlerin kaynağı olarak 9 Kasım 1968 tarihli Milliyet gazetesinden bir köşe yazısını göstermiş. Kaynak biraz zayıf gelince daha kapsamlı bir araştırma yaptım ve gördüm ki, Atatürk bu sözleri 1 Mart 1924 tarihli Meclis açılış konuşmasında söylemiş. Alıntıyı değiştirmeden önce yazının başlığı “Atatürk’ten iki cümleyle laikliğin açıklaması” şeklindeydi, alıntıyı değiştirince “üç” oldu. Kaynağa ulaşma serüvenimi buradki yazımdan okuyabilirsiniz. (1 Mayıs 2016)
Mustafa Kemal Atatürk, bu sözünde laikliği anlatırken siyasetten dini çıkarmayı değil, din gibi yüce bir kurumu siyasetten arındırmayı vurguluyor. Özellikle “arındırmak” ve “kurtarmak” gibi kelimeleri kullanmasının sebebi, benim gördüğüm kadarıyla bu. İnancın ve vicdanın kutsallığını vurgularken, siyasetin de karmaşık ve pis bir kurum olduğunu söylüyor Atatürk. Dinin siyasete karıştığı durumlarda, siyasetin kararsız yapısından ötürü dinin de zarar görebileceğine dikkat çekiyor.
Haksız da değil. Bugün muhafazakâr siyasetçilerin bile şikayet ettiği bir gerçek var: Toplumumuz inancını kaybediyor, inançlı insan sayısı azalıyor. Tabii aynı siyasetçiler, dini siyasetle karıştıranların veya dini siyasete alet edenlerin yüzünden bazı kişilerin dinden nasıl soğuduğunu görmüyor veya görmezden geliyor. “Dinsiz” iftirası atılan Mustafa Kemal Atatürk ise bu tehlikeye bizden BİR ASIR ÖNCE dikkat çekiyor ve net bir çözüm getiriyor.
Peki muhafazakâr siyasetçiler ne yapıyor? Laikliği “dinsizlik” olarak tanımlayıp insanların inançlarını kaybetmesinin önünü açıyor. İnancı önemsiz gören sözde modern kesim de laikliği (ilginç bir şekilde) muhafazakâr siyasetçilerle aynı doğrultuda “(devlette) inançsızlık” gibi yorumlayarak hem çözümsüzlüğü derinleştiriyor, hem de din istismarcılarına yardım ediyor.
Yazı bu kadar. Mantığını kullanan herkes, şu sonuçlara kolaylıkla ulaşabilir:
- Dinin siyasette bir araç olarak kullanılması siyasete de, dine de zarar verir.
- Laiklik ilkesinin karşısında durduğu şey din değil, dinin istismarıdır.
- Laiklik, İslâm gibi yüce bir dini siyasetin çirkinliklerinden arındırmanın TEK yoludur.
Konu hakkında daha çok yazmak isterdim ama Atam’ın sözlerinden daha çok şey anlatmayacak.







Yorumlar kapalı.