Yirmi dokuzuncu Beyn Bülteni’ne hoşgeldiniz! Bu bültende yazdığım uzun öyküden bahsediyorum, yetenekli bir beatbox’çıyı tanıtıyorum, doğru beslenme konulu bir söyleşi paylaşıyorum ve devletlerin yozlaşması üzerine bir söz alıntılıyorum.
Beyn’e geçtiğimiz yedi günde abone olan 32 kişiye teşekkür edeyim ve bültene başlayayım. Önceki bülteni okumak isterseniz buraya tıklayın, sonra da yeni bültene başlayalım!
Yazının her bölümünde ufak ufak notlar alıp, yazının sonunda yorum olarak paylaşırsanız okumayı ve yanıtlamayı çok isterim.
🗨️ Haftanın dökümü
🔸 Bültenin yapısını azıcık değiştirdim: “İç dökümü” bölümünü “Haftanın dökümü” yaptım (çünkü artık bu bölümde yalnızca içimi dökmüyorum), “İzlenesi, Dinlenesi, Okunası” gibi bölümleri “İzlenesi film, İzlenesi video, Dinlenesi müzik, Dinlenesi podcast” gibi bölümlere böldüm (göz gezdirmesi kolay olsun diye). Nasıl olmuş?
🔸 Esat Hâl’deki Beygir Gücü sergisine gittik geçen gün. Sergi seven birisi değilim, atlara veya arabalara da o kadar meraklı değilimdir ama sergiden çok keyif aldım. Ankara’daysanız ve gitmeyi düşünürseniz, sergi yıl sonuna kadar açıkmış.
🔸 Çok kişi bilmez çünkü çok kişiye söylemem (Beyn’de de nadiren bahsederim), ben kurgu da yazıyorum. Yayınlanan bir eserim yok ama bitirip tescil ettirdiğim bir tiyatro oyunum var, bir de yıllardır üzerinde çalıştığım bir uzun öyküyü oyalana oyalana yazmaya devam ediyorum. Geçen yaz öyküyü biraz daha ciddiye almaya ve yazıp bitirmeye karar vermiştim, paslarım sökülsün diye bir yazarlık atölyesine kaydolmuştum. O atölyeden geçen aya kadar öykünün %60’ını bitirmiştim ama öykünün bir yerinde çok uzun süre takılı kalmıştım. Geçen ay o yeri çözdüm ve %80’e kadar çıktım. Dün de, takıldığım ikinci önemli engeli aşmayı başardım! Yaz bitmeden öykünün %95’ini bitirebileceğime inancım var artık. (Tabii bu yüzdeler ilk taslağın yüzdeleri: Birinci taslak bittikten sonra edebiyattan anlayan bir dostuma kitabı okutacağım, onun üzerine yaptığım düzenlemelerin ardından iki edebiyat hocamın kapısında yatacağım, onlardan alacağım geri bildirimlerin ardından bir tur daha düzenleme yapıp öyle bitireceğim kitabı.)
🔸 Atölye demişken, atölyeden hocamın (Attilâ Şenkon) yeni çıkan kitabının söyleşisine de gittim bu hafta. Maarif Galeri’de yapılan söyleşiyle hem hocamı yeniden görmüş, hem de yeni bitirdiğim Huzursuzlar kitabı üzerine güzel bir söyleşi dinlemiş oldum. Özlemişim Attilâ hocamı! 😊
🎞️ İzlenesi film: The Odyssey (2026)
Bu hafta için seçtiğim “izlenesi filmi”, yazının başlığından tahmin etmişsinizdir zaten:
Film hakkındaki yorumlarımı ayrı bir yazıya saklıyorum, salı veya çarşamba günü yayınlayacağım. Şimdi söylemek istediklerim şunlar:
- Filmi sinemada izlemeniz ŞART OĞLU ŞART. Sonradan evde, televizyonda, telefonda falan izlemenizde elbette sakınca yok ancak bu film, devasa bir sinema perdesinde izlenmek için yapılmış.
- Mümkünse IMAX’i olan bir sinemada izleyin. Eşimle ben Ankara’da Gordion AVM’nin yeni açılan lazer IMAX salonunda izledik. (“Gerçek IMAX” diye bilinen salonlardan bizde yok, ondan sonra izlenebilecek en iyi görüntü de “lazer IMAX” salonlarında mevcut.)
- Filme gitmeden önce Odisseia destanı hakkında bilginiz yoksa biraz okuma yapmanızı veya destanın özeti niteliğinde 1-2 video izlemenizi öneririm. Şart değil ama destanın hangi kısmında olduğunuzu bilmek ve Nolan’ın bu destanı nasıl işlediğini keşfetmek bize çok keyif verdi.
▶️ İzlenesi video: Ağzımdaki orkestra
Muazzam bir yeteneğe sahip bir beatbox’çının TEDx performansını getirdim size:
Video yayınlandığı yıl izleyenlerdenim—şansa bakın, 13 yıl önce bugün yayınlanmış. Neden bilmiyorum ama bir insanın gırtlağından insani olmayan seslerin çıkması beni çok etkiliyor. Tom Thum’ın Almanya’daki gece kulübü taklidi fena güldürdü ama videonun asıl etkileyici kısmı, son bölümde sergilediği caz kulübü performansı.
🎧 Dinlenesi müzik: Yavaşlatılmış Lacrimosa
Dinlenesi müzik köşemizde bugün Mozart’ın en bilinen eserlerinden biri var… ama %500 yavaşlatılmış olarak:
Yavaşlatma tekniği konusunda bilgi sahibi değilim ama sesin kalitesini, çözünürlüğünü bozmadan böyle yavaşlatılabilmesi etkileyici geldi. Ayrıca, neden bilmem, ölüm anında hayatım film şeridi gibi gözümün önünden arka planda bu yavaşlatılmış eserin çalabileceğini düşündüm. Bazen böyle manyak manyak şeyler düşünüp Burcu’yu da kızdırıyorum. Kızma hanım.
📻 Dinlenesi podcast: Doğru beslen!
Bu haftanın yürürken dinlenesi podcast’inde ben Şule Aydın’ı konuk ediyorum, Şule Aydın da Prof. Dr. Hakan Demirci’yi konuk ediyor:
Onlar TV’yi seviyorum, Şule Aydın’ın röportajlarını daha bi’ seviyorum. Video başlığında (popüler bir konu olduğu için) zayıflama iğneleri var ama videonun tamamı çok daha kapsamlı: Glüten hassasiyeti, besin takviyelerinin kullanımı, bağırsak mikrobiyotası ve karaciğer yağlanması gibi irili ufaklı bir sürü konudan konuşmuşlar. Atlamayın, şimdi dinlemeyecekseniz bile bir yere kaydedin derim.
📜 Okunası yazı: Kozmik panik
Bu andan itibaren o, kendini süreğen bir panik hali içinde bulur. Böylesi bir “kozmik panik” her insan zihninin temelidir. Bunun ışığında, tür, yok olmaya yazgılı gibi görünür; zira yaşamı korumaya ve sürdürmeye yönelik her çaba, bireyin bütün dikkat ve enerjisi kişinin içsel varoluşundan gelen yıkıcı baskıyı defetmeye gittiğinden dolayı sakattır. Bir yeteneğin fazla geliştirilmesinden ötürü yaşam için elverişsiz hale gelen türlerin trajedisi insanoğluyla sınırlı değildir. Söz gelimi, kimi iddialara göre, bir zamanlar yeryüzünü arşınlayan belirli bir tür geyik, çok büyük hale gelen bir çift boynuz nedeniyle yok olmaya sürüklenmiştir. Mutasyonlar ne de olsa körlemesinedir, çevreye uygunluğu düşünülmeksizin yaşama fırlatılmıştır.
— Peter Wessel Zapffe
1-2 ay önce okuduğum “felsefi karamsarlık” kategorisindeki bu yazıyı, üst üste karşılaştığım “bilincin laneti” konulu videolardan sonra yeniden okumaya ve sizinle de paylaşmaya karar verdim. Bilinci zekâdan ayrı bir oluşum olarak görüp, yüksek bilinç seviyesine sahip insanların bu dünyada nasıl işkence çektiğini düşünerek okuduğunuzda yazı çok ama çok anlamlı bir hâle geliyor.
🤔 Düşünülesi
Haftanın düşünülesi sözü, 2027’de okuyacağım bir kitaptan gelsin:
“Bütün devletler sürekli yinelenen bir sorundan mustariptir: Güç, ruh hastası insanları çeker. Mesele gücün insanları yozlaştırması değil, yozlaşabilecek insanları mıknatıs gibi çekmesidir.”
Frank Herbert
“Dune Rahibeler Meclisi” kitabının epigraflarından biri olan bu alıntı, dünyamızdaki bütün hükümetleri ne güzel anlatıyor, değil mi? Benim aklıma direkt Netanyahu geldi mesela.
❓ Sorulası
Bültenin sonuna geldik! Bülteni şu soruyla kapatalım, bültenin son bölümünü siz yazın:
Çok meşhur veya “klasik” olarak bilinen ama hiç sevmediğiniz bir kitap var mı?
Ben bu soruya Jane Austen ile cevap vermek istiyorum: Yıllar önce Evlilik isimli kitabını okuduğumda bir türlü kitaba girememiş, öyküyü sevememiştim. Benim edebi cehaletimden kaynaklandığı fikrine de açığım ama şu da bir gerçek: Her yazar her insana göre değil.
Yanıtlarınızı ve yazı boyunca aldığınız notları merakla bekliyorum. Haftaya görüşürüz!






