Biletleri bir ay öncesinden aldığım için, eşimle The Odyssey’yi vizyona girdiği gün izleyebildik. Bu yıl izleyeceğim en iyi film olur mu bilmiyorum ama Nolan’ın çıtayı çok yukarılara taşıdığı kesin. Hiç spoiler vermeden yorumlayacağım.
Destan ve senaryo
İtiraf etmekte sakınca görmüyorum: Odysseia destanını bilen ama okumayanlardanım. Filme gitmeden önce, eşimle bilgilerimizi tazelemek için aşağıdaki videoyu izledik:
Seslendirmesi biraz komik olsa da, destanı güzelce özetleyen bir video olmuş. Videoyu izlemeden filme gitmiş olsaydık, filmden bi’ tık daha az keyif alabilirdik. Dolayısıyla filme gitmeden önce destan hakkında bilgi sahibi olmanızı (vaktiniz varsa destanı baştan sona okumanızı) tavsiye ederim.
Film, destandan birçok noktada ayrılıyor ve bu konuda çokça eleştiri aldı… ama Nolan hayranları olarak, filmde destanın bire bir kopyalanmayacağını, destanın bir şekilde günümüze uyarlanacağını biliyorduk. Bu açıdan bakarak yani bir uyarlama izleyeceklerini bilerek filme gidenlerin zerre kadar hayal kırıklığına uğradığını sanmıyorum. En azından biz uğramadık.
Odysseia destanının teması olmayan ama filmin temelinin harcında yer alan suçluluk duygusu ve pişmanlığın böylesine merkeze yerleştirilmesinin bir sebebi var: Günümüzde bu duygular, Batı dünyası başta olmak üzere bütün dünyanın hâkim duygularından. Filmi biraz da böyle okumak gerekir diye düşünüyorum: Odysseia destanını günümüzde anlatacaksak, hikâyeyi zamanın ruhuyla harmanlamak gerekir. Homeros da buna karşı çıkmazdı, hiçbir hikâye anlatıcısı buna karşı çıkmaz: Çağlar boyu anlatılan bütün hikâyeler, anlatılan çağlara uygun şekilde uyarlanır.

The Odyssey’deki Odysseus, Odysseia destanındaki Odysseus’tan farklı olarak, Kalypso’nun yanında hatırladığı her detayla bir içe bakış (introspeksiyon) gerçekleştirir. Filmde izlediğimiz flashback’lerle, Troya’da ve Troya’dan dönüş yolu boyunca (askerleriyle birlikte veya askerlerinden bağımsız) yaptığı pisliklerle birden fazla tanrıyı nasıl kızdırdığını görürüz. Başlıca üç tanrıya hakaret eder Odysseus: Poseidon, Zeus ve Athena. (Başlıkta “O Deyyus” şakası yapmamın sebebi de Odysseus’un bu deyyuslukları.) Ne var ki Odysseus, bütün terbiyesizliklerine rağmen tanrılarına hesap vermeyi de, onlardan af dilemeyi de bilir.
Filmin sonlarına doğru iyice barizleşen suçluluk duygusu ve pişmanlık, Batı’nın bugün teröre göz yumacak ve hatta teröristleşecek kadar pislikleşmesinin bir tezahürüdür diyebilir miyiz? Bence diyebiliriz. Filmin sonundaki Troya işgali sahnelerinde kimimiz Ukrayna’yı, kimimiz Filistin’i görmüştür (ben Filistin’i görenlerdenim). Flu TV’de Nevzat Kaya da ilginç anlatımıyla Nolan’ın filminin bugünün Batı’sını nasıl eleştirdiğini anlatıyor:
Nolan’ın imzası
Filmle destanın ayrıldığı noktaları konuşacaksak, Helen’i bir zenci kadının oynamasını veya karakterlerin İngiliz aksanı ve diliyle değil Amerikan aksanı ve diliyle konuşmasını eleştirmeye gerek yok diye düşünüyorum. Ha, illa yorumlamamı istiyorsanız:
- Destanda ve filmde “dünyanın en güzeli” olarak geçen bir kadının zenci olmasından rahatsızlık duymak hoş değil.
- Fantastik veya tarihi kurgularda da herkesin İngiliz aksanıyla konuşmasına alıştıysak da böyle bir şart yok.
Konuşmamız gereken ayrım, destanın temasıyla filmin temasının apayrı olması. Filmin temasına uygun olması için destanın belli kısımlarını değiştirmek veya çıkarmak bana göre “günah” değil. Sizi bilemem. Sonuçta Nolan, lineer olmayan anlatımları ve zaman kavramıyla oynamayı pek seven bir yönetmen. Bu filmde de imzasını, The Prestige’deki gibi flashback olduğu belirtilmeyen flashback’lerle atmış. Tenet, Memento veya Inception’daki gibi zamanın akışıyla oynamayı tercih etmesinin bir anlamı olmazdı zaten.

Beni filmde etkileyen şeylerden biri de, filmdeki gerçeküstü öğelerin gerçekçiliği oldu. Tepegöz ve Kirke’nin sahnelerinde, değme korku filmlerinden daha korkunç şeyler izledik. Nolan’ın bilgisayar tabanlı görüntüler (CGI) konusundaki isteksizliği meşhurdur; bu filmde gerçek bir tek gözlü dev bulamaması da onu eminim üzmüştür ama Kirke’nin sahnelerinde CGI kullanılmaması o sahnenin korkunçluğunu kat kat artırmış. Yeşil perde ve gerçekçi grafiklerle kotarabileceği deniz sahnelerinde gerçek dünyayı ve gerçek gemileri kullanmasını, sinema sanatına ve izleyicilerine ne kadar saygı duyduğunun bir göstergesi olarak görüyorum. Askerlerin devlerden dayak yedikleri sahnede de devleri uzun boylu yağız delikanlılara oynatması, Odysseus’la askerlerini de minyon dublörlerle değiştirmesi de çok zekice olmuş.

Oyuncular ve müzikler

Filmin oyuncu kadrosu da (bana göre) haddinden fazla eleştirildi. Sevmeyeni bol olan oyuncular (Zendaya, Robert Pattinson ve Tom Holland) beklendiği gibi nefret çekti ama ben bütün oyuncuların, karakterlerini çok iyi oynadıklarını düşünenlerdenim. Bir tek Robert Pattinson’ın Antinoos karakterini sevmedim ama onun sebebi de Pattinson değil—bir sonraki bölümde değineceğim. En beğendiğim oyuncular da şöyle:

Matt Damon: Tarihimizin ilk ve en değerli kurgu eserlerinden birinin film uyarlamasının başrol oyuncusu olmak, dünyanın en meşhur aktörlerinin bile ömründe bir defa yaşayacağı bir tecrübe olsa gerek. Daha “düz” karakterleriyle tanıdığım Matt Damon, Nolan’ın ona verdiği şansı en iyi kullanan oyuncu olmuş ve beklentilerimin çok üzerinden bir oyunculuk sergilemiş. Good Will Hunting’deki Oscar’lık performansının ardından The Odyssey’deki oyunculuğu da, kariyerinin geri kalanına göre “istisnai” derecede iyi olmuş.

Anne Hathaway: Zaten beğendiğim bir aktris olan Anne Hathaway’in performansı, beklediğim kadar iyi olduğu için ekstra şaşırdım diyemem. Penelopeia’nın zarafetini, zekâsını ve sadakatini çok ama çok iyi yansıtmış.

John Leguizamo: “Aaa, bu adam bi’ yerde daha oynamıştı” deyip de adını bilmediğimiz “B-list” oyunculardan biri olan John Leguizamo, beni bu filmde en çok şaşırtan performansı sergilemiş. Odysseus’un eğitmeni ve mentörü Eumaios’una hem şefkat ve acıma duyup, hem onun karizmasından etkilenmek ilginç bir histi.
(İlginç not: “Mentör” kelimesi yine bu destandaki Mentor karakterinden gelir. Hani şu Telemakhos’la birlikte Sparta’ya giden arkadaş.)
Bütün bu oyuncuların yanında birer kelimeyle bile olsa anmak istediğim diğer oyuncular: Teatral Menelaos’uyla Jon Bernthal, ürkütücü Kirke’siyle Samantha Morton, korkunç Tepegöz’üyle Bill Irwin ve tabii ki hem şefkatli hem bencil Kalypso’suyla Charlize Theron. Şampiyonlar Ligi gibi kadro resmen.
Filmin müziklerini de övmek istiyorum: Ludwig Göransson, daha önce Tenet ve Oppenheimer filmlerinde Christopher Nolan’la çalışmış bir müzisyen. Nolan’ın bu filmde (çoğu büyük filminde olduğu gibi) Hans Zimmer’la çalışacağını düşünmüştüm. Belki Zimmer’ın vakti ve odağı Dune: Part Three’de olduğu için, belki de Nolan’ın Göransson gibi bir başka yetenekli müzisyenle çalışmak istediği için Göransson’un müzikleriyle izledik filmi. İyi ki de öyle yapmışız: Göransson’un bu filmde, Nolan’ın da isteğiyle, kallavi bir orkestra yerine Antik Yunan çalgılarıyla ve envai boyutta pirinç plakalarla çalıştığını görüyoruz. (Sanırım bir miktar elektronik müzik de var ama minimumda.) Filmin iki yerinde gözyaşlarıma hâkim olamadım, ikisinde de Göransson’un müzikleri açtı muslukları.
Sonuç
Filmin sıkıntılı yanları var mı? Elbette var ama az var:
- Antinoos karakteri hem çok gereksiz, hem çok sığ yazılmış. Argos’un bile bir derinliği varken, Pattinson’ın kelimenin tam anlamıyla döktürebileceği bir karakteri Nolan’ın daha iyi yazmasını beklerdim.
- Destanın belli bölümlerinin yer almaması veya bölümlerin sıralamalarının değiştirilmesi belli bir yere kadar anlaşılabilir ama bazı bölümlerin baştan yazılması veya başka bölümlerle birleştirilmesi müthiş anlamsız geldi. Destanı okumadığım için film sırasında beni rahatsız etmeyen bu durum, destan hakkında bilgilendikten sonra bi’ tık rahatsız etti.
- “Daddy” kelimesi veya “Let’s gooo!” cümlesi beni rahatsız etmemişken, filmin sonlarına doğru anakronizmin dibine vuran “Tunç Çağı’mız çöküyor.” cümlesi beni ciddi ciddi sinirlendirdi. Nolan’ın yazarlığı, belki yaşayan bütün senaryo yazarlarının ilerisindedir. Ve bu kadar detaycı bir adamın, böyle salakça bir cümle yazmış olmasını savunabilen bir Nolan hayranı bile görmedim. Savunabilsem ben savunurdum zaten.
Filmde, bunların dışında sizi rahatsız eden şeyler varsa yorumlarda buluşalım, konuşalım, çarpışalım.
Sonuç olarak Christopher Nolan, muazzam bir destanın muazzam bir uyarlamasını izletiyor bize. Nolan’ın en iyi filmi olduğunu söyleyemem, muhtemelen kendi “ilk 3”üme bile koyamam ama Interstellar, The Dark Knight ve The Prestige’in ardından dördüncü veya beşinci sıraya koyarım. Ama Nolan filmleri arasında değil, tüm filmler arasında bir sıralama yapsam yine kişisel “en iyi filmler” listeme yukarılardan girer.
Hem pahalı olduğu için hem de film izleme olanakları cebimize kadar girdiği için, günümüzde sinemaya gitmek gereksiz bir lükse dönüşmüş durumda. Ama The Odyssey, kalkıp sinemaya gitmeyi, bir-iki öğün yemek parası vererek bilet almayı ve apartman boyunda beyaz perdede izlemeyi makul kılan nadir filmlerden biri. Mümkünse IMAX sinemalarından birinde izleyin. Dünyada “gerçek IMAX” diye anılan 41 sinema var, Türkiye’de yok ama Türkiye’deki “lazer IMAX” sinemalarında film izlemek de muhteşem bir tecrübe. “Gerçek IMAX” ile “lazer IMAX” arasında söylendiği kadar büyük bir fark yok ama “lazer IMAX” ile IMAX teknolojisine sahip olmayan bir sinema salonu arasında dağlar kadar fark var.
Hata bulmak için giderseniz hiçbir filmden keyif alamazsınız. Keyif almak için gidin ve izleyin The Odyssey’yi. Senaryo güzel, oyunculuklar muhteşem, müzikler muazzam, yönetmenlik mükemmele yakın… daha ne olsun?
Hem tadında bırakayım diye, hem de spoiler vermemek adına kısa kestim. Umarım yazıyı beğenmişsinizdir. Sevgiler.






