Kırk dördüncü Beyn Bülteni’ne hoşgeldiniz! Bu bültende bayramlaşıyoruz, siyasal İslam’ın kurucularını nefretle anıyoruz, İlkem’den özür diliyoruz, iletişim tercihlerimizi tartışıyoruz.
Önceki bülteni okumadıysanız, buraya tıklayıp okuyabilirsiniz.
🗨️ Haftanın dökümü
🔸 Beyn’e geçtiğimiz yedi günde abone olan 19 kişiye teşekkür ederim! ❤️
🔸 Her yerden kutladım, bültende de kutlayayım: Devletimizin doğum günü kutlu olsun! Milletimizin bağımsızlık günü mutlu olsun! Bize bu cumhuriyeti armağan eden Ata’mıza selam olsun! Bu güzel günü kutlayan, hatırlayan herkese helal olsun! 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, hepimize kutlu olsun!
🔸 Uzun süredir bülten dışı yeni yazı yazmakta zorlanıyorum (fark edip soranlara da teşekkür ederim). Cuma günü bu konu üzerinde düşünürken minik bir aydınlanma yaşadım: Abi ben yazılarımda uzun süredir “kategori” kullanmıyorum. Beyn’in ana sitesi beyn.org ve o sitenin altyapısı WordPress; şu anda Substack’i ana yayın platformum gibi kullansam da, yazılarımı beyn.org üzerinde de yayınlamaya devam ediyorum. Substack’e gelmemişken (Nisan 2024’ten önce yani) yazılarımı yalnızca WordPress altyapılı sitemde yayınlıyordum ve orada kategorilerim vardı, “Okuduklarım”, “Gündem & Siyaset”, “Din & Felsefe” gibi. Hâliyle yeni bir yazı yazmak istediğimde, bu kategorilerden birine uygun bir fikir arıyordum. 2024’te Substack’e geçince bu alışkanlığım birdenbire kaybolmadı ama kademeli olarak azaldı. Bugün yeni bir yazı yazmak için kategori seçmiyorum, aklıma gelen fikirleri uzun uzun değerlendirip, sonra yavaş yavaş yazıyorum. Bülten dışı yazıların azalmasının sebeplerinden birinin bu olduğuna kanaat getirdim. Diğer sebebi de bir sonraki maddede.
🔸 Uzun bir öykü yazıyorum, 100-110 sayfa falan tutacak ama henüz bitmedi, %80’lerdeyim. BURADAN SİZE SÖZ VERİYORUM, yıl bitmeden öykünün ilk taslağı bitecek. Yıl bitene kadar yayınladığım bültenlerde size haftalık güncellemeler yazacağım. Sizden rica ediyorum: Bültenleri okudukça veya aklınıza geldikçe, yorumlarda veya özelden beni biraz darlayın. 2026 yılını, bilgisayarımda o öykünün ilk taslağının tamamlandığını görerek bitirmek istiyorum. Bana yardım eder misiniz?
🔸 Ankara Substack buluşmasını bu ay cumartesi günü yaptık (çünkü ayın son günü cumartesiydi ve ben buluşmayı bir önceki pazar organize etmeyi unuttum). Yine çok güzel insanlar geldi, çok güzel sohbetler döndü. Gelecek ay siz de gelir misiniz? (İstanbul’dakilere not: 7 Kasım’da da İstanbul buluşması var!)
🔸 İzometrik duruşları (“isometric stances”) keşfettim bu hafta. Aslında çoğunu biliyordum ama insanı ne kadar güçlendirdiğini, nasıl zor duruşlar olduğunu hiç düşünmemiştim. Birkaç deneme yaptıktan sonra haftada birer defa da olsa bunlara odaklanmam gerektiğine karar verdim. Belki önümüzdeki bültenlerde bu konuda videolar paylaşırım.
▶️ İzlenesi video: Yapay zekâ nasıl kaçtı?
Temmuz ayında bir şeyler oldu, bilmiyorum takip ettiniz mi: OpenAI’ın yapay zekâ ajanları, özellikle tutuldukları “kafeslerden” kaçmayı başardılar, bir başka yapay zekâ şirketinin sunucularını hack’lediler. Ufak bir olay gibi görünebilir ama kesinlikle ufak bir olay değil. Üstelik bu olayın üzerinden yalnızca üç ay geçmiş olmasına rağmen, bu olay kadar önemli başka olaylar da yaşandı. Onların videoları da yapılırsa paylaşabilirim. Bu videoyu (Türkçe alt yazısıyla) izlemeden geçmeyin.
🎧 Dinlenesi müzik: Ululanan
Video oyunlarında kaliteli müzikler olduğunda oyunun verdiği keyif bin kat falan artıyor diye düşünüyorum. Bakıyorum, en sevdiğim oyunların arasında “müzikleri yetersiz” diyebileceğim bir oyun bile yok. Heroes of Might and Magic III olsun, Portal serisi olsun, Red Dead Redemption 2 olsun… Bu saydıklarım hep büyük oyun şirketlerinin oyunları ama yukarıda dinlediğiniz parça (“The Exalted” yani “Yüceltilmiş” veya “Ululanan”), bağımsız bir oyun yapımcısı olan Supergiant Games’in oyunu Hades’ten. Müzikleri (ve ana karakterin seslendirmesi) Darren Korb’a ait olan Hades bana bir yandan Yunan mitolojisini öğretti, bir yandan oynanışı ve müzikleriyle onlarca saatlik bir keyif kaynağı oldu. Bültenin konseptinden taşmamak için tek parçasını koyuyorum ama parçayı beğendiyseniz “Wretched Shades”, “Good Riddance”, “The King and the Bull” gibi parçalara da vakit ayırmanızı öneririm.
📻 Dinlenesi podcast: Siyasal İslam’ın mucitleri
Bugün dünyanın dört bir yanında İslam’ı ayaklar altına alan, siyasetin kirli dünyasına karıştıran, insanları dininden imanından soğutan siyasal İslamcıların ataları olan Emevî Hanedanı’nı biliyor musunuz? Öğrenin, öfkelenin. Yenildiği savaşta kaçabilmek için askerlerinin mızraklarına Kuranıkerim yaprakları taktıran, hutbelerde peygamberimiz Hz. Muhammed’in ailesine küfürler ettiren Ebu Süfyan’ın oğlu, Yezid’in babası Muaviye denen insan artığını tanıyor musunuz? Tanıyın, sinirlenin. Bugün dünyada İslam dinini kullanarak suç işleyen, terör estiren, kazandığı gücü suistimal eden kim varsa bunların soyudur, unutmayın. (İslam’ı istismar etmeyenlerin alınmasına gerek yok.)
📜 Okunası yazı: İlkem’e özür
Bu haftanın okunası yazısı, Kadriye Boz’un bir anısından yola çıkarak yazdığı özür ve özeleştirisi:
Üç Hafta Hazırladım, İlkem Banyoya Kapandı
Bir de şu var, bunu yazarken biraz canım yanıyor: O gece banyo kapısında, İlkem’in nasıl hissettiğini sormadım. Bir tek kendimin nasıl göründüğünü düşündüm. “Yanlış anlaşıldım.” Yanlış anlaşılan kişi olmak ne rahat bir koltuk. Çok yumuşak, kolçakları geniş. İnsan oraya oturunca kalkmak istemiyor. Karşında ağlayan biri varken bile oturabiliyorsun.
— Kadriye Boz
Alıntıladığım kısım özellikle hoşuma gitti çünkü çok saf bir özeleştiri var. Belki Kadriye’nin yazdığı anı herkese ulaşmaz ama bu “ama”sız özeleştiriden herkesin alabileceği bir ders var: Bu dünyayı sen yalnız kendi gözünden yaşıyor olabilirsin ama kesinlikle dünyanın merkezi değilsin. Son zamanlarda okuduğum en kıymetli yazılardan biriydi, teşekkürler Kadriye. Umarım İlkem (veya İlke’n) de yazını okumuş ve özrünü kabul etmiştir.
❓Sorulası
Bu haftanın sorusu, telefonda iletişim tercihiniz üzerine. Anketi Substack’ten yanıtlayabilirsiniz. Detaya girmek isterseniz, yorumlara bekleriz.
🤔 Düşünülesi
Bültenin sonuna geldik! Bülteni şu nahoş kıssayla kapatacağım:
Stalin silah arkadaşlarını yanına çağırdı ve dedi ki: “Halkı nasıl yönettiğimi, herkesin beni nasıl yaşayan bir tanrı gibi gördüğünü merak ediyormuşsunuz.” Bir tavuk getirilmesini emretti ve hepsinin gözü önünde tavuğu canlı canlı yoldu; son tüyüne kadar, kıpkırmızı etine kadar, başında yalnızca ibiği kalana kadar. “Şimdi izleyin.” dedi ve tavuğu serbest bıraktı. Tavuk hiçbir yere gitmedi. Hava güneş altında çok sıcak, gölgede çok soğuktu. Zavallı tavuk ancak Stalin’in çizmelerine sokulabildi. Stalin ona bir avuç tahıl attı ve tavuk, Stalin nereye giderse peşinden gitti. Yoksa açlıktan yığılıp kalırdı. İzleyenlere, “İşte,” dedi, “halkımızı böyle yönetirsiniz.” — Anonim
(Bu çirkin kurgu, Cengiz Aytmatov’un anlattığı rivayet edilen anonim bir hikâyeden ibaret; Stalin’in konuyla ilgisi bile yok. Yine de ibretlik bir öykü olduğu için paylaşmak istedim. Psikoloji bilimindeki karşılığı da “travma bağı” imiş.)
Bültenin son sözü, sizin yazacağınız bir yorum olsun. Haftaya görüşürüz!






