15 Temmuz 2016’da sorduğum 6 soruyu bugün cevaplıyorum

Neslimizin gördüğü en çirkin siyasi olayın, Fethullahçı Terör Örgütü’nün darbe girişiminin 10. yıl dönümündeyiz. Saldırılarda hayatını kaybeden 250’ye yakın vatandaşımıza bir kez daha rahmet dileyerek başlamak istiyorum yazıya.

Darbe girişiminden 10 gün sonra, 25 Temmuz 2016’da “Darbe Girişimi Sonrası AKP’lilere 6 Soru” başlıklı bir yazı yazmış, tanıdığım az sayıda AKP’liye gönderip çevrelerine iletmelerini istemiştim. Yazıyı yazalı—dile kolay—10 yıl oldu, ciddiye alıp yanıtlayan bir yiğit çıkmadı. Olabilir, sonuçta Beyn çok okunan bir site değil (20 yılda 10 milyonun üzerinde sayfa görüntüleme sayısı bana göre az), kimsenin beni umursaması şart değil.

Soruları soralı 10 yıl olmuşken “bari ben yanıtlayayım” dedim. Ayıptır söylemesi soruları unutmuşum, açıp baktım, yazarken şaşıracağım bir-iki yanıt veririm diye düşündüm. Şaşırmayı çok isterdim ama AKP zerre kadar şaşırtmadı.

Birinci sorum ve cevabım

AKP’liler, 10 yıldan uzun bir süre boyunca devam eden iktidar sürecinde FETÖ yapılanmasının devletin tüm kademelerine sızması ve hatta bizzat AKP’lilerin yardımıyla yerleştirilmesi konusunda, kendi içinde bir yaptırıma gidecek mi? FETÖ’cü olmamasına karşın FETÖ’nün devlet kademelerine yerleştirilmesini sağlayanlar cezalandırılacak mı?

Aslında, bugün “FETÖ’nün siyasi ayağı” diye merak edilen şeyi sormuşum 10 yıl önce. Zaten bilen biliyor, siyaset yapan FETÖ destekçilerine dokunulmadığı gibi, “FETÖ borsası” adıyla bilinen yapılar kurularak siyasetçilere yakın FETÖ destekçileri aklamaya çalışıldı. “Ne istediler de vermedik?” diye sitem eden Erdoğan’ın zinhar sorumluluk almayacağını 2016’da da tahmin ediyordum ama en azından onu yanlış yönlendiren, kendi tabiriyle “kandırılmasına” sebep olanların üzerine çöker sanmıştım.

Bugün görüyoruz ki, FETÖ’nün devletin kılcal damarlarına kadar sızmasına yardım ve yataklık edenlerin kılına bile dokunulmadı. Birkaç AKP’li belediye başkanı istifaya zorlandı ama onlar da herhangi bir cezai işlem görmedi. Yanılıyorsam lütfen yorumlarda beni düzeltin, ben de yazıyı ona göre düzenleyeyim.

İkinci sorum ve cevabım

Atatürkçülerin güce değil, ülkenin bekasına duyduğu sevgi anlaşıldı mı, ve bu ülkenin temelini oluşturan duygu ve düşüncelerin temsilcilerinin, bu ülkenin temelini korumaya devam edeceği kabul edilecek mi?

Bu soruya “Özür falan beklemiyorum açıkçası; özür bazı kişilerin fıtratında yok, biliyorum.” notunu da düşmüştüm ama, itiraf edeyim, özür gelmeyeceğini bile bile özür bekledim. Atatürkçü kitleye ihtiyaç duymadıkça Atatürk’e “Atatürk” demediğini biliyoruz ve bu sebeple Erdoğan’ın o dönem bol bol “Atatürk” dediğine şahit olmak iyi hissettirdi… ama hemen sonrasında Mustafa Kemal’in soyadını yeniden unuttu Erdoğan.

Bugün görüyoruz ki, Atatürk’ün izinden giden doğru ve dürüst insanlar, 2016’ya kadar gittiği doğru yolda bugün de devam ediyor. Atatürkçü kitlenin sütten çıkmış ak kaşık olmadığını biliyorum: Atatürk sevgisini istismar ederek para ve itibar kasanlar da var, Atatürkçü kisvesi altında Atatürk ilkelerine taban tabana zıt eylemlere girişenler de. Bunlar herkes gibi beni de rahatsız ediyor. Sevmediğiniz bir kişiye bakıp onun yanlışını genelleyerek “işte Atatürkçüler” derseniz, kendinizi kandırmaktan başka bir şey yapmış olmazsınız. “Atatürk’ün izi” sözünü vurgulamamın sebebi de bu: Atam’ın yolu FETÖ’nün yoluyla asla kesişmedi, asla kesişmeyecek.

Üçüncü sorum ve cevabım

FETÖ denen vatan haini oluşum bu ülkeden temizlenirken, muhalif olsa da vatanını canından çok seven vatandaşlar da arada kaynayacak mı; bu operasyonlar bir “cadı avı”na dönüşecek mi, ülkede herkes AKP’li olana kadar operasyonlar sürecek mi?

Kendi sorumu acı acı gülümseyerek okudum valla.

Darbe girişiminin hemen ardından OHAL ilan edilmesi belki gerekliydi ama OHAL’e karşı çıkan iktidar muhalifleri ne dediyse o oldu: Muhalif olarak bilinen ama FETÖ’yle uzaktan bile ilgisi olmayan çok sayıda insan, geçtiğimiz 10 yılda ya hapse atıldı, ya işinden-gücünden edildi, ya da susturuldu.

Halbuki tam tersi yapılabilirdi: Vatansever muhaliflere zeytin dalı uzatılsaydı, vatan sevgisiyle o dalı kabul edenlerle birlikte hareket edilseydi, hem FETÖ’nün kökü kazınır, hem de siyasette sahici bir barış ortamı yaratılabilirdi. Sonra yine herkes kendi yoluna giderdi ama karşılıklı anlayışın güçlenmesiyle taraflar birbirine kin ve düşmanlık beslemez, mert ve iyi niyetli rekabet havası hâkim olabilirdi. Onun yerine FETÖ’cü olmayan muhalifler de FETÖ’cü muamelesi gördü ve düşmanlık daha da derinleşti. Bundan en çok kim fayda gördü, bu duruma en çok kim sevindi peki? Ülkenin bölünmesini, zayıflamasını, çökmesini isteyen FETÖ ve dışarıdaki destekçileri tabii ki!

Beşinci sorum ve cevabım

İslam’ın güç elde etmek için nasıl kullanıldığını gördüğümüz bugünlerde başka hocaefendiler, başka şeyhler, cemaatler çıkamaması için, önyargılarınızdan arınıp laiklik ilkesini tekrar düşünmeye hazır mısınız?

(Dördüncü soruyu bilerek atlıyorum; onu en sona aldım.)

Ta 2009 yılında yazdığım bir yazıda, Atatürk’ün bir Meclis konuşmasından alıntı yapmıştım:

(…) Bağlılıkla inanıp mutlu olduğumuz İslam dinini, yüzyıllardan beri alışılageldiği şekilde bir “siyaset aracı” makamından kurtarmak ve ayırmanın elzem olduğu gerçeğini görüyoruz. (“Bravo” sesleri, alkışlar) Kutsal ve ilahî olan inanç ve vicdanlarımızı, belirsiz ve değişken olan siyasetten ve siyasetin bütün unsurlarından bir an önce ve kesinlikle kurtarmak, milletin dünyevi ve uhrevi mutluluğunun emrettiği bir zorunluluktur. (Alkışlar) İslam dininin anlamı, ancak bu şekilde ortaya çıkar. (“Çok doğru, öyledir” sesleri)

2016’da yazdığım yazıda da aynı cümlelere atıfta bulunup, Atatürk’ün en önemli ilkelerinden olan laikliğin nasıl çarpıtıldığına dikkat çekmiştim:

Halbuki laiklik, sanıldığı gibi “dini dışlamak” anlamına gelen bir ilke değildir. Tam tersi, İslam dinine verdiği değerden ötürü laiklik ilkesini şiar edinmiştir Atatürk. Tekke ve zaviyelerin kapatılması, halifeliğin kaldırılması, 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması ve “din ve devlet işlerinin ayrılması” gibi eylemler, Atatürk’ün İslam’a duyduğu güçlü inanç sayesinde yapılmıştır. (Konuyla ilgili dev gibi bir kitap okumak isterseniz, Atatürk ile Allah Arasında kitabını tavsiye ederim.)

Atatürk bugünleri görecek kadar yaşamadı ama bugünleri o günlerden gördü, İslam’ı kullanarak, Müslümanların iyi niyetlerini ve inançlarını suistimal edenleri engellemek istedi. Çünkü Atatürk biliyordu ki, siyasetlerine dini karıştıranlar, siyaset kurumuna zarar verirken dine de zarar veriyorlardı. Ne yazık ki Atatürk düşmanları bu konuda galip geldi ve Atatürk’ü dinsiz gibi göstererek “laiklik” ilkesini de “din karşıtlığı” ile eşitlemeyi başardılar. (Fikirler yalnız kendi cenahlarında değişmiş olsaydı “galip geldiklerini” söyleyemezdim ama maalesef bugün laiklik ilkesini kabul edenler arasında da, laiklikle din karşıtlığını aynı görenler ve bu durumu destekleyenler var.)

Soruma cevap olarak bugünkü manzarayı göstersem yeterli olur: Cemaat ve tarikatlar ülkede istediği gibi cirit atıyorlar. İktidarın ve ortaklarının bu konuda zerre kadar ders almamış olmasını kötü niyetle açıklamak istemiyorum ama ferasetsizlikle ve basiretsizlikle açıklayabilirim.

Altıncı sorum ve cevabım

“Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” romanındaki gibi bir ara dost, bir ara düşman olunan kurumlardan FETÖ de bir gün “Fethullah Gülen Hizmet Hareketi”ne geri dönüşecek mi? “Terörist”, tekrar “hocaefendi” olacak mı? Ben Feto’ya kendimi bildim bileli Feto dediğim için canım sıkılmaz da, bugün FETÖ’ye sallayanlar yarın “Hocaefendi’ye hakaret”ten mahkemelerde sürünecek mi?

Bu konuda korktuğumun başımıza gelmemesinden ötürü mutluyum. Peki, koltuklarını korumak adına bebek katiline af çıkarmayı düşünecek kadar hırs yapan siyasilerin, yarın “Bizim Nurcular ile hiçbir sorunumuz yoktur” demeyeceğini kim garanti edebilir?

Dördüncü sorum ve cevabım

Evet, dördüncü sorumu sona koymayı tercih ettim çünkü, eh, soruyu okuyunca anlarsınız:

Darbe girişimi bahane edilerek erken seçim veya başkanlık sistemi referandumu konularında bir adım mı atılacak, yoksa “Erdoğan usulü başkanlık sistemi” veya “partili cumhurbaşkanlığı” gibi kuvvetler ayrılığına aykırı hedeflerden vazgeçilip, bireysel ve grupsal hırslara bağışıklık kazandırma amaçlı sistem güçlendirmeleri mi yapılacak?

FETÖ’nün katlettiği vatandaşlarımızın kanı daha yerdeyken Anayasa değişikliği referandumunun gündeme oturması, 2017’de mühürsüz oylarla kabul edilen referandumdan 14 ay sonra yapılan erken seçimle rejimin resmen değişmesi, “kuvvetler ayrılığı” ilkesinden de (fiilen) bütünüyle vazgeçilmesi, benim 2016 yılında sorduğum soruya tokat gibi bir cevap oldu. Zaten sonrasında güzel ülkemizin ekonomisinin, adaletinin, güvenliğinin, refahının başına neler geldiğini hepimiz biliyoruz.

Sonuç

Böylesine travmatik bir darbe girişimini başarıyla savuşturan iktidarın, yönettiği devleti güçlendirmesi gerekiyordu ama iktidar, devleti daha da zayıflatmayı seçti.

Kamu kurumlarının daha kaliteli, daha liyakatlı kadrolarla güçlendirilmesi mümkündü. Bunun yerine koşulsuz sadakata öncelik verildiği için, kamu kurumları bugün her zamankinden daha fena durumda.

Din istismarcılarının nasıl şeytanlaşabildiğinin görülmesi, buna önlemlerin alınması mümkündü. Bunun yerine İslam dini tamamen tekelleştirildi ve bu zorbalığı kabul etmeyen herkes (tabiri caizse) aforoz edildi.

Bu ülkenin kurucularına ve kurucu değerlerine bağlı olan, tarihin doğru tarafında durmaya devam eden insanların dışlanması ve marjinalleştirilmesi hatasından dönülmesi mümkündü. Bunun yerine Atatürk’ün izinden giden kitleler daha da yalnızlaştırıldı, etkisizleştirildi ve hatta düşmanlaştırıldı.

10 yıl önce sorduğum sorular da ortada, cevapları da ortada (üstelik cevap anahtarında “şifre” yok). Ekleme veya düzeltme yapmak, düşüncelerini yazmak isteyenleri yorumlara bekliyorum. Sevgiler.

Barış Ünver
15 Temmuz 2026

Beyn'de yayınlanan yeni yazıları epostayla alabilir,
yazıyı eposta kutunuzdan çıkmadan okuyabilirsiniz.
Abone olmak için tıklayın: beyn.substack.com