Yirmi beşinci Beyn Bülteni’ne hoşgeldiniz! Bu bültende karpuz seçiyoruz, masa izliyoruz, heavy metal koşma dinliyoruz, sabotajcımızı gözlemliyoruz.
Beyn’e geçtiğimiz yedi günde abone olan 24 kişiye teşekkür edeyim ve bültene başlayayım. Önceki bülteni okumak isterseniz buraya tıklayın, sonra da yeni bültene başlayalım!
Yazının her bölümünde ufak ufak notlar alıp, yazının sonunda yorum olarak paylaşırsanız okumayı ve yanıtlamayı çok isterim.
🗨️ İç dökümü
🔸 “Bizim Cacıklar” için bir tebrik mesajıyla başlayayım: Dünya Kupası’nda rezil olduk, yenildiğimiz iki maçta bir gol bile atamadan elenmeyi garantiledik. Lafı dolandırmaya gerek yok: Saha dışında kimse birlik olmaya çalışmadı, saha içinde kimse takım olmaya çalışmadı. Hükümetinden TFF’sine, yayıncısından oyuncusuna kadar herkes kendi şovunu yapmaya çalıştı. Bu kafayla yirmi dört yıl değil, iki yüz yirmi dört yıl daha başarı beklemeyin.
🔸 Bu yıl vizyona girecek olan, beni gerçekten heyecanlandıran iki filmden birinin, The Odyssey’nin biletleri çıkar çıkmaz iki bilet almayı başardım. Sonra biletler iptal oldu 😂 ama sonra yeniden satışa çıktı ve ikinci defa satın aldım. İlk aldığım biletlerin iadesi henüz yapılmadı ama yapılacakmış, du’ bakalım.
🔸 Hayatımda üst üste bir sürü tatsızlık yaşadığımda iki şey oluyor: Birincisi, yaşadığım güzellikleri görmezden gelmeye veya ikinci plana atmaya meyilli oluyorum. İkincisi, hayatla mücadele ediyormuşum gibi geliyor, tatsızlıkları kişisel alıyorum. Böyle düşünüp hissetmemek için minik bir karar aldım: Bu bültenlerde yaşadığım tatsız şeylere yer verip negatif duygularımı pekiştirmemeye çalışacağım.
🔸 Kimisi denizle-tatille tanımlar, kimisi sıcakla tanımlar, ben yazı karpuzla tanımlayanlardanım. İyi bir karpuz yediğimde yaz gelmiş demektir. Haftanın başında ve sonunda seçtiğim enfes karpuzlarla yazı getirdim arkadaşlar. Siz de iyi karpuz seçmek istiyorsanız kısaca şunlara dikkat edin: Sapı kuru olacak, dibindeki yuvarlak küçücük olacak, tarlada oturduğu yeri (“tarla izi”) iyice sararmış olacak, kabuğunda kahverengi çatlağa benzer ağ gibi bir izi olacak, gövdesi yuvarlak olacak, olması gerekenden ağır gelecek. Çok basit.
📺 İzlenesi
Haftanın izlenesi videosu, bir masa. Evet, masa. Güzel bir masa.
YouTube’da faydasız içerikler var, faydalı içerikler var. Bu video çoğu insan için “faydasızlar” kategorisinde, eğer marangozluk zanaatıyla ilgilenmiyorsanız size faydası olmayacaktır. Ama adamın masayı ilmek ilmek işlemesi, yarım saatten uzun bir süre boyunca bize masayı nasıl yaptığını adım adım göstermesi, masa yapımıyla ilgili ve ilgisiz anlattıkları falan derken videonun nasıl bittiğini anlamıyorsunuz. (İngilizceniz yoksa dert etmeyin, videoyu anlamadan izleseniz bile çok keyif alabilirsiniz.) Artık hepimiz vaktimizi boş videolara harcıyoruz, bari böyle güzel şeylere harcayalım, di’ mi?
🎧 Dinlenesi
Dinlenesi müzik köşemizde bugün 1800’lerin başında yazılan koşma türünde bir taşlamanın 2000’lerin başında icra edilen bir heavy metal yorumu:
Heavy metal türü müziğin Türkiye’de Pentagram’dan daha iyi bir temsilcisi var mı bilmiyorum. Yalnızca yaptıkları müziğin kalitesiyle değil, Anadolu kültürünün muhafazası konusundaki başarılarıyla da çok değerli bir grup Pentagram. Bu parçalarında da, Âşık Dertli’ye “saz, türkü caiz değildir” diye gev gev konuşan (ki İslam’da asla böyle bir şey yoktur, Kuran’da böyle saçma şeyler yazmaz) bir herife âşığın verdiği cevabı günümüze taşımayı başarmışlar. Ellerinize sağlık beyler.
Yürürken dinlemelik podcast olarak da, birikim ve gösteriş üzerine bir sohbet gönderiyorum size:
Mert Başaran, tekrara düşmeye başladıysa da, çok değerli bir insan. Ekonomist olmamasına rağmen (ki bunu kendisi de ısrarla vurguluyor) yatırım ve birikim konularında sadece benim ve sizin değil, bütün Türkiye’nin öğrenmesi gereken çok değerli dersler veriyor sohbetlerinde. Bu podcast’te de, geniş anlamlı bir “gösteriş” tanımı yaparak çoğumuzun tanıdığımız ve tanımadığımız insanlara bir şeyler göstermek, kanıtlamak için para harcadığımızı anlatıyor, tatlı tatlı uyarıyor. Alt metinlerden hissettirdiği egosuna rağmen asla üsttenci bir dil kullanmaması da ayrıca kıymetli.
(“Üsttenci” kelimesindeki ikinci “t” harfi sizi rahatsız etti mi? Beni etti valla. Son 10-15 yıldır sık sık kullanıldığını gördüğüm “üstenci” kelimesi “müteahhit” anlamına geliyormuş, herkes gibi ben de yanlış kelimeyi kullanıyormuşum. “Üsttenci” kelimesiyse sözlükte yok ama “üstten” kelimesi var ve dolayısıyla “üstenci” demek yerine “üsttenci” demek daha mantıklı geldi. Ekşi’de başlığı da varmış.)
📗 Okunası
Bu haftanın okunası ilk yazısı, eski spor muhabiri Burcu Durmuşoğlu’nun Avustralya – Türkiye maçı sonrası yazdığı bir eleştiri yazısı:
🔸 “Rehavet Diye Yazılır, Tehlike Diye Okunur” — Burcu Durmuşoğlu
Türkiye – Paraguay maçı sonrası ikinci kez okuyunca yazı daha da anlamlı geldi. Yazıklar olsun cacıklar!
Neyse, sakinim… Haftanın ikinci okunası yazısı da Eren Gökyer’den gelsin:
🔸 “Susturamadığımız İç Sesimiz, Sabotajcımız” — Eren Gökyer
Özellikle geçtiğimiz birkaç haftadır yaşadıklarımla sesi iyice yükselen içimdeki sabotajcıyı tanımak, onu anlamak adına benim için güzel bir hatırlatma yazısı oldu. 4-5 dakikanız varsa kesinlikle okuyun. (Tabii önce benim bülteni bitirin ve içinizden geliyorsa bir yorum yazın.)
🤔 Düşünülesi
Haftanın düşünülesi sözü, pişmanlığın kaçınılmazlığı üzerine:
“Evlen, pişman olacaksın; evlenme, yine pişman olacaksın; evlen ya da evlenme, her iki durumda da pişman olacaksın. Dünyanın akılsızlıklarına gül, pişman olacaksın; onlara ağla, yine pişman olacaksın; dünyanın akılsızlıklarına gül ya da ağla, her iki durumda da pişman olacaksın. Bir kadına inan, pişman olacaksın; ona inanma, yine pişman olacaksın… Kendini as, pişman olacaksın; asma, yine pişman olacaksın; kendini as ya da asma, her iki durumda da pişman olacaksın. İşte beyler, tüm felsefenin özü budur.” — Søren Kierkegaard
Felsefe konusunda kendimi geliştirmek adına, her zaman okuduklarımın dışında farklı büyük filozofları da araştırıyorum. Aslında bu dönem Spinoza okumaya başlayacağım ama Kierkegaard da bir şekilde karşıma çıktı. (Aslında Twitter’da alıntılanan sözün sadece bir kısmı Kierkegaard’a ait; hatalı alıntı beni gerçek alıntıya ulaştırdı.) Yanlış okursanız “ne yaparsan yap pişman olacaksın” anlamını çıkartırsınız, doğru okursanız “pişman olmaktan korkarak yaşayamazsın” anlamını çıkartırsınız. Bu bencesi yani.
❓ Sorulası
Bülteni şu soruyla kapatalım:
Sizce Dünya Kupası’nda başarı nasıl gelir?
Benim aklıma gelen en net cevap “futbolu siyasetten kurtarmak” oldu çünkü futbolu siyasetten ayırınca gerisi çorap söküğü gibi gelecek: Federasyon özgürce çalışacak, hakemler her hafta bir takımı baltalayarak ligi kendilerince heyecanlı tutmaya çalışmayacak, yayıncı kuruluş paraları siyasetçilere değil kulüplere aktaracak, kulüpler altyapılarına daha fazla yatırım yapacak ve 10 yıla kadar bugünkü çakma “altın nesil” yerine gerçekten altın gibi değerli futbolcular yetişecek, yetişen o gerçek “altın nesil” Dünya Kupası’nda başarıya daha yakın olacak. (Keşke daha kısa sürede düzeltmek mümkün olsa ama o da imkânsıza yakın.)
Bültenin sonuna geldik! Yazının başında rica ettiğim gibi notlar aldıysanız ve yazının altında yorum olarak paylaşırsanız, beni inanılmaz mutlu edersiniz. Haftaya görüşürüz!






