Yirmi birinci Beyn Bülteni’ne hoşgeldiniz! Bu bültende siyasi yazılara dönüş yapıyorum, Kurtuluş Projesi filmini anlatıyorum, Erik Satie müziklerini övüyorum ve iki harika yazıdan bahsediyorum.
Beyn’e geçtiğimiz yedi günde abone olan 17 kişiye teşekkür edeyim ve bültene başlayayım. Önceki bülteni okumak isterseniz buraya tıklayın, sonra da yeni bültene başlayalım!
Yazının her bölümünde ufak ufak notlar alıp, yazının sonunda yorum olarak paylaşırsanız okumayı ve yanıtlamayı çok isterim.
🗨️ İç dökümü
🔸 Hortlak butlan, mutlak sırtlan, zırtlak kuklan veya adı her neyse ülkenin gündemini ele geçirdi, haftaya kutlayacağımız bayramı şimdiden rezil etti. 2025 yılı sonunda yaptığım bir ankete okurlarımdan gelen yanıtlar neticesinde Beyn’de siyasi yazılar yazmamaya karar vermiştim ama söyleyecek çok şeyim var arkadaşlar! Ya Beyn’de siyasi yazılar yazmaya geri döneceğim, ya da yeni bir blog açıp orada yazmaya başlayacağım. Fikirlerinizi esirgemeyin lütfen.
🔸 Siyasi gündem haftayı öyle domine etti ki, bu hafta kutladığımız bayramı unuttum, bülteni yayınlamadan önce eşim hatırlattı: 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun! ❤️🤍
🔸 Gündemle bağlantılı olarak Twitter’a da zorunlu (ve geçici) bir geri dönüş yaptım—mobil uygulamayı yüklemedim ama hem bilgisayardan, hem de telefondan Twitter’ın web sitesine girerek gündemi takip ediyorum ve paylaşmak istediklerimi paylaşıyorum. Twitter’dan ayrılışımı kutladığım şu yazımın üzerinden bir hafta bile geçmeden Twitter’a dönmek ironik oldu ama yapacak bir şey yok. Bu arada Substack’te siyaset konuşmak istemesem de, şu note’u atmadan edemedim.
🔸 Çarşamba günü bir doktor randevum vardı, alerjik astım şüphesiyle Göğüs Hastalıkları biriminden Alerji birimine sevk almaya gittim. Randevum 9’daydı ama doktor odasında değildi. 15 dakikadan fazla bekledim, benden sonra randevusu olanlar da gelip beklemeye başladı (ve her zamanki gibi bir teyze “sadece bir şey sormak için” randevusuz geldi), doktor hâlâ yok. Sekretere gidip doktora ulaşmasını rica ettim, güya telefonu onlarda yokmuş, bir de üstüne “her şeyi biz yapamayız” azarı işittim. Doktor sonra bir şekilde geldi, muayenemi oldum, sevkimi aldım ve hastaneden ayrıldım. Doktora kızmadım (acelem yoktu, 15-20 dakika beklemeyi sorun etmedim) ama sekreterin tahammülsüzlüğüne ve basit bir soruya bile azarlayarak cevap vermesine epey gıcık oldum. Ben bu tarz haksızlıklara karşı sinirimi yutmayı, yapıcı ve medeni kalmayı büyük ölçüde öğrendim ama kontrolsüz insanlar böyle durumlarda sıkıntı çıkartabiliyor, haberlere konu olabiliyor. Geleni gideni azarlayıp o tarz ruh hastalarından “ruh hastası olmamalarını” beklemek yerine, hastanelerde daha kibarca konuşmak daha makul bir yol olmaz mı? Bu tarz durumlarda medeniyet iki taraflı işlese güzel olmaz mı?
🔸 Çarşamba günü aynı zamanda muazzam bir iş motivasyonuyla çalıştım, uzun zamandır bu kadar yoğun ve verimli çalışmıyordum. Tek bir sohbetiyle çalışkanlığımı tetikleyen Onur Uğur’a buradan da teşekkür etmek istiyorum.
🔸 Allah’ım, hikmetinden sual olunmaz ama güneşi biraz açabilir miyiz artık?
📺 İzlenesi
Haftanın izlenesi filmi, Marslı’nın (The Martian) yazarı Andy Weir’ın bir başka romanından uyarlanan Kurtuluş Projesi (Project Hail Mary):
Muazzam bir bilim kurgu filmi beklemeyin ama çok iyi yapılmış, eğlendiren, bir-iki yerde ağlatma potansiyeli olan, neredeyse mutlu sonla biten bir film izleyeceğinizi garanti edebilirim.
Haftanın izlenesi videosu, müzisyen Jacob Collier’in izleyicileriyle birlikte sergilediği performans:
Jacob Collier için “müziğin harika çocuğu” diyen de var, “şişirilmiş balon” diyen de var. Şahsen “harika çocuk” seviyesinde olduğunu düşünmemekle birlikte çok iyi müzik yaptığını biliyorum, sanatını icra ederken müthiş keyif aldığını da görüyorum. Bu videoda yapabildiği şeyi de çok çok az insanın yapabileceğini düşünüyorum. İzlediğinizde, benim gibi siz de “keşke orada olsaydım” diyebilirsiniz.
🎧 Dinlenesi
Dinlenesi müzik köşemizde bugün, Erik Satie’nin çok bilinen Gnossienne No. 1 eserinin gitar yorumu var:
İlginç bir bilgi vereyim: Erik Satie’nin bir müzik türü icat ettiğini biliyor muydunuz? Kendisinin “musique d’ameublement” olarak tanımladığı, “mobilya müziği” diye çevirebileceğimiz ve modern ambiyans müziğinin atası sayılabilecek bu türe ait eserler, gerçekten de odadaki bir koltuk veya duvardaki bir tablo gibi ortamın bir parçası gibi olmalı, dinleyicinin dikkatini talep etmemeli.
Gerçi Satie’nin Gnossiennelerini bu türe dâhil etmek mümkün değil, zaten kendisi de “musique d’ameublement” tanımını başka eserleri için yapmış. Bu ve diğer Gnossiennelerle Gymnopedie’ler, dönemin virtüözlük odaklı şaşaalı müziklerinden farklı olarak minimalist bir yaklaşıma sahip. Ölçü çizgilerini bile gerekli görmeyen bu parçalarda Satie, müziğin hâlâ müzik sayılabilmesi için neyin kalması gerektiğine odaklanıp, atabildiği tüm kuralları çöpe atmayı denemiş. Elbette bu devrimci yaklaşım yalnızca Batı müziğine karşı yapılmış zira dünyanın geri kalanında kuralcılık değil kuralsızlık daha normal—zaten bu yüzden bizim müziğimize benziyor Satie’nin müziği.
Konu konuyu açtı, videoyu unuttum! 😂 Videodaki bacımız, normalde piyanoyla çalınan bu eseri gitarıyla yorumlamış. Batı kafasıyla biraz kurallı icra etse de, eserin o devrimci özünü bence aktarmayı başarmış.
Yürürken dinlemelik podcast olarak da, Fatih Altaylı’nın mutlak butlan üzerine yaptığı yorumları gönderiyorum:
Geçen gün Substack’te herhangi bir partinin destekçisi olmadığını belirten birisi, bu konunun neden önemli olduğunu sormuştu—sonradan sorusunu silmiş, benim yanıtım da görünmüyor. Şöyle demiştim: Herhangi bir mahkemenin YSK’nın yetkisini gasp ederek bir partinin en temel yönetim organını düzenlemeye kalkışması, CHP’ye yapılan operasyonlardan çok daha büyük ve ayrı değerlendirilmesi gereken bir skandal. Çok partili hayatı doğrudan tehdit eden bu hukuk katliamını Fatih Altaylı da benzer bir anlatıyla ama benden daha iyimser bir tonla yorumlamış.
📗 Okunası
Ne zamandır kapitalist düzeni gömmüyorduk, bu haftanın ilk okunası yazısının konusu bu olsun. İbrahim Berkan Karataş harika bir yazı yazmış:
🔸 “Ya Kafesin Ardındaki Dünya: Kapitalizmin Bize Attığı Kazıklar” — İbrahim Berkan Karataş
Altı kategoride kapitalizmin bize attığı kazıkları anlatan bu yazıyı okuyup bitirince, bültenimin sonundaki “sorulası” soruyu düşünüyorsunuz.
Haftanın ikinci okunası yazısı, “keşke daha sık yazsa” dediğim Furkan Nargül’ün Hindistan gezisi üzerine:
🔸 “Hindistan Yavaştan Kendini Sevdirir” — Furkan Nargül
Gezi yazılarını o kadar sevmem ama Furkan’ın yazısını ayrı bir dikkatle okudum. “Bir gezi yazısı nasıl yazılır?” sorusunu cevaplar gibi yazmış ve gezi anlamında imajı o kadar iyi olmayan Hindistan’ı, ülkenin spiritüel yanını köpürtmeden anlatmayı çok iyi başarmış. Yalnız Hindistan’ı anlatsa gayet soğuk olabilecek bir yazıyı, kişisel anı ve anekdotlarıyla sımsıcak bir yazıya dönüştürmüş Furkan. Tebrik ederim.
🤔 Düşünülesi
Haftanın düşünülesi sözü, Peyami Safa’ya atfedilen ama aslen Bernard Shaw’a ait olan bir tespit:
“Dişi ağrıyan biri, ağrımayanları mutlu zanneder. Yoksul biri de zenginler için aynı hataya düşer.” — George Bernard Shaw
“İnsan / Üstüninsan” isimli tiyatro oyunundan bir aforizma olan bu söz, ilk bakışta “zenginlerin de dertleri vardır, üzerlerine varmayın” gibi bir anlam veriyor. Halbuki üzerine biraz düşününce, insanın olmak istemediği durumdayken, olmak istediği durumdaki insanlarla yaptığı hatalı kıyası anlattığını keşfediyorsunuz. Üzerine konuşalım mı bunun?
❓ Sorulası
Haftanın bültenini şu soruyla kapatalım:
Kendinizi geliştirmek için yaptıklarınız sizi daha iyi bir insan mı yapıyor, yoksa düzenin daha uyumlu bir parçası mı yapıyor?
Yukarıda yazdığım gibi, İbrahim’in (veya Berkan’ın) yazısını okumayı bitirince benim aklıma bu soru geldi. Parayla alakalı her şeyi böyle düşünebiliriz mesela: İşimde daha iyi olmak bana iyi hissettiriyor, geliştiğimi düşünüyorum ama aslında makinenin daha önemli bir parçası olduğum için iyi hissediyorum. Benzer şekilde içimden geldiği gibi değil, toplumun kabul edeceği şekilde giyinmek/davranmak/konuşmak da bir gelişim hissi vadediyor ama aslında “gelişim” dediğimiz o his, toplumla uyumlu olma hissi. Toplumla ve düzenle uyumlu olmaya yüzde yüz karşı değilim ancak “kişisel gelişim” dediğimiz şeyin çoğu zaman “düzenle uyum” amacıyla yapıldığının da farkında olmalıyız.
Bültenin sonuna geldik! Yazının başında rica ettiğim gibi notlar aldıysanız ve yazının altında yorum olarak paylaşmaya karar verdiyseniz, beni inanılmaz mutlu edersiniz. Haftaya görüşürüz!
Not: Ben bu bülteni yayınlarken CHP Genel Merkezi polis tarafından ablukaya alınıyordu. Sabır ver yarabbim.






