On yedinci Beyn Bülteni’ne hoşgeldiniz! Bu bültende çilek övüyoruz, beni heyecanlandıran yeni bir çizgi filmin fragmanını izliyoruz, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun bir anlatımını dinliyoruz, yazmak üzerine okuyoruz.
Beyn’e geçtiğimiz yedi günde abone olan 36 kişiye teşekkür edeyim ve bültene başlayayım. Önceki bülteni okumak isterseniz buraya tıklayın, sonra da yeni bültene başlayalım!
Yazının her bölümünde ufak ufak notlar alıp, yazının sonunda yorum olarak paylaşırsanız okumayı ve yanıtlamayı çok isterim.
🗨️ İç dökümü
🔸 Dün üçüncü Ankara Substack buluşmamızı gerçekleştirdik! Bir kişinin bile sessiz kalmadığı, herkesin katılım gösterdiği çok kaliteli bir atölye yaptık. Gelen ve katkı veren herkese çok çok teşekkür ederim.
🔸 Akşam Galatasaray-Fenerbahçe derbisi var, içim kıpır kıpır. Kelimenin tam anlamıyla sezon finali niteliğinde bir maç olacak: Galatasaray kazanırsa kalan üç maçında bir puan alsa bile şampiyonluğunu ilan edecek; Fenerbahçe kazanırsa puan farkı bire düşeceği için son haftalar inanılmaz stresli geçecek; iki takım berabere kalırsa hemen arkalarından gelen Trabzonspor’un şampiyonluk umutları yeşerecek. Federasyon iki tarafın da nefret ettiği, Türkiye’nin en beceriksiz hakemini atadı maça (hemşehri kontenjanı, şaşırmadık), inşallah maçı katletmez de düzgün bir futbol izleriz.
🔸 Çileği daha fazla övmemiz lazım. Topraktan çıkan bu kadar tatlı ve güzel başka bir atıştırmalık var mı bilmiyorum. Şekeri ayarında, yerken bir yerlerden bir serinlik hissi veren, glisemik indeksi gayet düşük, kalori yoğunluğu çok ama çok düşük bir besin (100 gram yağsız patlamış mısır 350 kalori, 100 gram çilek 35 kalori). Çocuklar ayrı sever, yaşlılar ayrı sever. Neredeyse her türlü tatlıya yakışır. C vitaminiyle bağışıklığını, prebiyotik yapısıyla bağırsaklarını besler. Dünyanın en iyi abur cuburu olabilir ya.
🔸 “Çocuk Barış’ın okuduğu kitaplar” diye bir yazı fikrim var (daha iyi bir başlık bulurum). Çocukken okuduğum, aklımda kalan kitaplardan bahsetmek istiyorum. Gelin görün ki, net bir şekilde en çok zorlandığım yazı türü “inceleme yazısı”. Gerçi bu yazı tam olarak kitap incelemesi olmayacak, kitap okuyan Barış’ı anlatacağım, kitaplar yazının öznesi değil mezesi olacak. Tatlı tatlı mezeler.
📺 İzlenesi
Haftanın izlenesi filmi yok, bulamadım… ama beni çok heyecanlandıran bir film fragmanı versem olur mu?
Çocukken izlemeyi en çok sevdiğim çizgi filmlerden birinin, Looney Tunes’un, 2026 yılında yeni bir uzun metrajının gelmesini hiç beklemezdim. Bu yıl beklediğim diğer büyük filmlerle (Dune: Part Three, The Odyssey, Spider-Man: Brand New Day gibi) aynı klasmanda olmasa da, Coyote vs. Acme’yi de heyecanla bekliyorum.
Haftanın izlenesi videosu, Kerem Özdoğan’ın günümüz spor endüstrisine indirdiği darb—şaka şaka, gayet eğlenceli bir belgesel:
“İsmet Ve” serisi, Türkiye’de nadir gördüğümüz “mockumentary” örneklerinden. Var Bunlar’dan tanıdığım ve bayıldığım Kerem Özdoğan, İsmet Ve isimli YouTube kanalında bunun gibi çok güzel sahte belgeseller yayınlıyor. Sahte olduğuna, güldürdüğüne bakmayın, videoların düşündürücü ve öğretici parçaları da var kesinlikle. Videoda özellikle jıjjijssju bölümünde karnıma ağrılar girdi (ve çok şey öğrendim).
🎧 Dinlenesi
Dinlenesi müzik köşemizde bugün, bu toprakların gördüğü en değerli rock müzisyenlerinin ikisinin düeti var:
Cem Karaca ve Barış Manço…Çocukken, onlar hayattayken değerini bilemedim belki ama 20’li yaşlarımdan beri müzik zevkimi şekillendiren bu iki kıymetli insanı rahmetle anmak, yine bu toprakların en değerli ozanlarından Âşık Veysel’in eserinin icralarını paylaşmak istedim.
Yürürken dinlemelik podcast olarak da, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun duru bir anlatımını paylaşmak istiyorum:
Bana tarihi sevdiren çok az insan oldu. Lisedeki tarih hocamı sevgiyle, İlber Ortaylı’yı rahmetle anıyorum ama bugün hayatta olan tarihçiler arasında Emrah Safa Gürkan’ın anlatımlarından daha iyisini bilmiyorum. (“Yaşayan en iyi tarihçi” demiyorum, öyle bir sıralama yapmak haddime değildir, ama yaşayan en iyi tarih anlatıcısı olduğunu sabaha kadar savunurum.) 1 saatlik bir yürüyüşe çıkacaksanız yanınıza bu videoyu da alın, yolu da biraz uzatın.
📗 Okunası
Bu haftanın okunası yazısı, Shut Up & Write Ankara grubunun kurucularından Busra O. imzalı bir deneme:
🔸 “Yazmak” — Büşra Ocak
Katıldığım SU&W buluşmalarında Substack diye diye herkesin kafasının etini yedim, sonunda Büşra da kaydolmuş! 😂 Üstelik çok da güzel bir yazıyla gelmiş. Bir “hoşgeldin”inizi hak ediyor.
🤔 Düşünülesi
Haftanın düşünülesi sözü, yaratıcılık üzerine Orson Welles’e atfedilen bir tespit:
“Sınırların olmayışı, sanatın düşmanıdır.” — Orson Welles
Yıllarca gittiğim yaratıcı yazarlık atölyesinde hocamız Sıtkı Tekmen bu sözün bir türevini söyler, “Kısıtlamalar yaratıcılığı tetikler.” derdi. Zaten bu sözün birçok farklı versiyonu dolaşıyor ama anlamı aynı ve çok önemli: Yaratıcılık, önümüze çıkan engelleri aşmak için geliştirdiğimiz bir mekanizma; hiçbir kısıtlama olmadığında yaratıcılık kaslarımız çalışmıyor. Yalnızca sanat bağlamında değil, hayatın yaratıcılık gerektiren her alanında kullanabileceğimiz bir fikir.
❓ Sorulası
Haftanın bültenini şu soruyla kapatalım:
Son yıllarda hangi konuda fikriniz değişti?
Bültenin başında futboldan bahsettim, yine futboldan bahsederek bitireyim: Çocukken çok sevdiğim futboldan ergenliğimde uzaklaştım, maç izlemeyi gereksiz bir uğraş olarak gördüm, fanatikleri ve holiganları hor gördüm. Buna karşın, son 10-15 yıldır, gittikçe artan bir şekilde futbolu takip ediyorum, iyi bir Galatasaray taraftarıyım. Tuttuğu takımı hayatının merkezine alan holiganları ve fanatikleri hâlâ hor görüyorum ama “severek takip etme” bağlamında futbolun “eğlendirici içerik” kategorisindeki yerini artık kabul ediyorum. Breaking Bad, Harry Potter, Dune gibi “entertainment” içeriklerini nasıl tüketiyorsam, futbola da o kadar zaman ayırabilirim. Dört buçuk yıl önce bu konuda şu yazıyı yazmıştım, çok iyi bir yazı değil ama isterseniz okuyun.
Bültenin sonuna geldik! Yazının başında rica ettiğim gibi notlar aldıysanız ve yazının altında yorum olarak paylaşmaya karar verdiyseniz, beni inanılmaz mutlu edersiniz. Haftaya görüşürüz!






